12.23.2012

Biri uykularını bana verebilir mi lütfen?



  Gecenin bir vakti yazı yazabilecek enerjiyi bulmak harika bir şey. Dün yazdığım anılar adlı yazıma uygun bir uyku süresi geçirdim bugün. Benim için ilginç bir deneyim oldu :)

  Şöyle ki, kış geldiği gibi hasta oldum ve bir türlü bu hastalık devremden kurtulamıyorum. Burnum,boğazlarım,öksürüğüm, baş dönmelerim tam gaz halinde devam ediyor. Halsizlik,kolunu kaldıracak takatimin olmamasını ise söylemiyorum bile. Ses berbat bir halde vs. Böyle uzayıp gidecek bir liste. En kötüsü de habire düşünmekten bir türlü uyumayı beceremeyen bir beynim buna uyum sağlamak zorunda olan zavallı bir vücudum var. Hayatım boyunca var olmuş tüm olumsuzlukları düşünme kapasitemin üstüne gelecektekileri düşünmek böyle sonuçlar doğuruyor. Ne beynim rahat olabiliyor ne de bedenime rahat verdiriyor. Beynim uyumak istese, düşünmediğini zannetse bilinç altım sayesinde vücudumda ki tüm kaslarım kasılmış bir halde olduğum ve gevşeyemediğim için onu da beceremiyorum.

   Bugün yine hastalıktan bitap düşmüş bir şekilde inatla otururken daha fazla dayanamayacağımı anladım ve yatmaya gittim. Başımı taşımak bedenime büyük bir zahmetmiş gibi gelirken, beynimde de vücudumu yönlendirebilecek bilinç kalmamıştı. Tam manası ile kendimi yatağa attım. O anda çook eski bir duyguya kapıldım. Çocukken  (4-5 yaşlarında olduğum ve hatırlayamayacağım söylenmekte ise de) ben de oruç tutcam diye inat etmiştim. Salonda ki çikolata kutusunu gördüğümü, annem görmeden mideye indirme telaşından oruç falan aklımda değil. Bissürü çikolatayı mideye indirip üstüne de güzel bir su içtiğimi hatırlıyorum. Bir de oruç kavramının suyun son damlasında aklıma geldiğini. Koşup söyledim ben böyle yaptım diye. Tabi hemen bir şey olmaz deyip susturdular. Sonra da inat eden bir çocuğa yapılabilecek en iyi faaliyeti söylemiş olduklarını şimdi anlıyorum.

  -Sen şimdi uyu gözlerini açtığında yemek yiyeceğiz.
  -Gerçekten mi?
  -Tabiki dee..

   Sözleri eşliğinde uyuduğumu, uyandığımda  annemle babamın başımda olduğunu,

  - Hadi  orucumuzu açıyoruz. Bak uyuyunca zaman ne kadar çabuk geçti.

  Dediklerini ve ben büyüklerin yaptıkları o şeyi yapabildiğim için ne kadar mutlu olduğumu hatırlıyorum. Uyandığımda annemi,babamı gördüğümde o kadar çok mutlu olduğum başka bir sahne yok. Mutlu olduğum çok sahne var gözlerimin önünde. Babamın salıncak alıp gelişi, babamın eve gelişi, benim önce karşılayıp (çocukluktan evde nasıl dolaşacağım belli ) hadi pimamalarını giiiyy diye babama baskı yaptığım, dedemin bisikletimi alışı... Böyle uzayıp giden koca bir liste. Ama o an çok başka.Sanki o an mutluluğun yanında huzuru hissettiğim ilk an. Kahverengili, çizgili  battaniye (muhtemelen kış sonu, ilkbahar başı)

 Yatağa yattığım anda o huzuru hissettim. Taa o ana gittim. 15-16 sene öncesine. Önce huzurumu bozmak isteyen bir sürü düşünce belirdi beynimde. Kasdılar da. Ama o huzuru yeniden hissetmeye çalıştığım da başarılı olduğumu gördüm. Ve mutlu,huzurlu,uykulu bir 3 saat geçirdim.

 Biraz önce yeniden denedim, o huzuru çağırdım çağırdım gelmedi terbiyesiz. Başım kazan gibi, dinlenmek çok iyi gelecek ama uyumak mümkün olmuyor. İlle de bitap düşüp sızmak gerekiyor.

 Biri uykularını bana verebilir mi lütfen?

 (Yazmadan geçemeyeceğim. Bir gün, annenin biri bebeğinin hiç uyumadığından şikayet ediyordu. O sırada oraya gelen yurdum teyzesi, ''Ahh yavruuumm bütün uykularım senin olsuun'' deyiverdi. Arkadan biri ''Bak sonra sen uyuyamaz, yatakta dönüp durursun'' diye takılmak istedi kii, yurdum teyzesi anında cevabı yapıştırdı ''Uyuyamıyorum ki zaten''.

Bizim teyzeler çok mu cin, çok mu siyasetçi, çok mu politikacı yoksa çok mu Orçun? Bu yurdum teyzelerini biz mi çok saf,temiz biliyoruz. Ben bilemedim...)




12.22.2012

Anılar -1-

 

  Yahu şakır şakır arkadaşlarıma mail döşeniyorum. Bir yorum bırakıyorum yukarıda ki yazıya denk. Buraya gelince şak tıkanıp kalıyorum. Problem karşımda yanıt bekleyen kimse yok diye mi? Benim için bir şeye cevap aramak kadar kolay bir şey yok gibi. Şimdiye kadar yazmamı sağlayacağını düşündüğüm şey, bir konu bulup, kompozisyon yazar gibi blog yazmaktı. Ama o kadar da samimi gelmedi. En nihayetinde habire şikayet edebileceğim bir ortammışçasına istikrarsızlığımdan tutun da, planlarıma kadar her şeyi anlattım. Buraya yazınca daha istikrarlı olacakmışım gibi. Arkadaşlarıma attığım mailleri buraya yazsam bir senelik malzeme hazır valla.

  Keşke tesadüfen rast gelip de beni okuyan bir insanoğlu kuyuya bir taş atsa da ben de onu çıkartmaya çalışsam diyecektim ki, bu aralar psikoloji,manik depresif,ilişkiler,insan ilişkileri kelimeleri ile yatıp kalktığım hatırıma geldi. Bundan güzel post olur. Hımm psikoloji ve kitaplar üzerine bir post yazsam. Sonraa arkadaşlara attığım maillere göz gezdireyim. Bana gelen ilhamların hepsi tuvalette yapacak bir şey yok. En iyi kaynak mail kutumda beni bekliyor galiba. Hiç yazmış mıydım bilmiyorum ama bir ara da senaryo yazmaya takmıştım. Şimdi bile arada aklıma geliyor, heyecanlanıyorum. Böyle güzel bir hikaye-senaryo karışımı. İçinde her şey olacak ama. Aşk,macera,bilim.. Bakın ihanet,entrika yok. Neden çünkü beceremem. Şimdiye kadar izlediğim diziler ve filmler etkisini gösterir mi acaba? Ne eğlenceli olur ama. Hem hep beraber yazıp yazamayacağımı görmüş oluruz. ( Yazmaya çalışan, çoğul kullanarak burnum havada demek istemiyor. Çünkü kalkacak bir şey yok ortada, Kendi hayal aleminde eğleniyor. Lütfen bozmayın!)

   Sonra aslında kendi hayallerini yazsa, zaten başlı başına senaryo olur. Gülerek hatırladığım bir anım var. Ben uyuyamamakta, yatakta dönüp durmaktan şikayet ediyorum. Yaş 15-16. Yıl 2008 falan. Arkadaşımdan güzel bir teklif geldi.

  -Bitli, hayal kurmaya başla. Fark etmeden uyuyup kalıyorsun.

  -Yok yaaa ne uyuması. Her gece hayal kurmaktan uyuyamıyorum. Çok heyecanlı oluyor. Hadi bir de şunu yapıyım ondan sonra uyıycam diye söz veriyorum kendime. Bu sefer de  başka şeye devam edicem diye uyuyamıyorum.
 
   O zamanlar hayallerim de ajan oluyordum da ben. Doğal tabi böyle heyecandan uyuyamam. Önce Türkiye'yi dış mihrakların sömürgesinden kurtarıp sonra devletimizi ilerletmek için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Tabi bunun için çok zeki,akıllı,dünyanın en iyi nişancısı,eline gelen her şeyi kullanabilen,her şeyi yapabilecek kapasitede yetiştirilmiş vs... Böyle kocaman bir liste olur. Hala ajan olan birine bilmemek kelimesini yakıştıramam. Sanki o insan değilmiş, her şeyi ama her şeyi bilmek,yapmak zorundaymış gibi. Tabi o yaşlarda ''Ben ......'nın yerinde olsaydım''lı cümlelerden bol bol kullanıp, insanların hafızalarına bu cümlelerle kazındığım için o zamanlar kahkaha ile kopanlar şimdi sağ olsunlar hafif tebessümlerle geçiştiriyorlar. Gerçi daha bir ay önce ama o zamanlarda bildiğin erkek gibiydi vs.. dendi ama olsun.  Sanki şimdi kız gibiyim de. Ortada sürünüyorum resmen. Evet artık elbiseler,ayakkabılar,cicili bicili şeyler çok hoşuma gidiyor. Ama kot kazak, kot t-shirt ikilisinden hala vazgeçemiyorum. Yapacak bir şey yok. Mizaç. Ama artık siyasetle ilgilenmiyorum. Kafamda bir çerçeve var, Elastik olabileceklerim ve olamayacaklarım. Çok daha doğru sonuçlara varabildiğimi düşünüyorum. Çetrefilli işlerde neyin nereden çıkabileceğini tam olarak kestiremeyeceğimi biliyorum. Uzun uzun düşünmek yerine bir kaç senaryo oluşturup hangisinin tuttuğuna ve yanlışlarımın nerede olduğuna bakmam yeterli oluyor. 

 Samimi ve en rahat yazdığım yazı oldu. Yazmaya çalışan yazının sonunda bir U dönüşü yaparak konusuz yazmanın da eğlenceli olabileceğinin altını çizme ihtiyazcı duydu. Tabi söz siz okuyucularımda. Yukarıda ki koyu parantez içini bir kez daha dönüp okursanız memnun olabilirim. Bir de eskilere gitmek eğlendirdi beni. Bundan seri yapsam. Böyle bir iki üç... diye gitse. Bir de senaryo yazdık mıı.. Ohhh. Öhöm tamam ben gittim. Biliyorum zaten bu dev gibi yazıyı sonuna kadar okumadınız. :)

11.11.2012

Heder Olmasın Sakın: Hevesler



Yeni yayın dönemime hızla adım atmış bulunuyorum. En büyük hayalim bir çok şeyi bir arada, hızlıca çok düzgün bir şekilde dolayısı ile planlı yapabilmekti. Bakın istikrarlı demiyorum ve istikrarsızlık olmalı diyerek altını çiziyorum. Neden? Zira ben istikrarsız çok mutluyum. Hele de istikrarlı olanları istikrarsızlığımla aştığımı görmek gibisi yok. O hazzı bilir misiniz? Ben istikrarsızlığımla yere çakılma hazzını da biliyorum ammaa bu postun konusu değil diyerekten hızla bu tehlikeli uçurumlarla dolu yollardan uzaklaşıveriyorum.

İyi de bu postu niye yazıyosun diye soracak olursanız, büyük bir zevkle cevaplarım. Ve sordunuz kabul ediyorum. Sormadıysan okuma kardeşim. Allah Allah. Zorla okutuyoruz sanki. Neyse, yeni sorumuza cevap, istikrarsızlığımdan şikayet ettiğim günleri geride bırakıyorum inşallah. Nasıl mı? Yedi güne sığmayan programlarım ve kurslarımla. Ben böyle mutluyum. Bir şeye uzun bir zaman zarfı koyup başardığımda, son derece mutlu olamıyorum. Zor olan bir şey yok. Hırs yok. Yarış yok. Geçen bir sene o kadar boş ve boş geçirdiğim o anlar o kadar gereksiz şeylerle meşguldüm ki, kendimden nefret ettim. Şimdi yeni programım ise dopdolu. Bana sadece uymak kalıyor. (Evet bir müddet sonra bundan da sıkılacağım ve nefes almak isteyeceğim. İşte bir şeyler yapmaktan sıkılıp, boşa vakit geçirmek isteme duygusunu, o güzelim hazzı o kadar çok özledim ki. Anlatamam ama eminim yaşamışsınızdır. Tabi eğer istikrarlı olmayı başaran o minik güruhtan değilseniz. Eğer öyleyseniz lütfen sayfayı terkedin. Gördüğünüz gibi size çamur atıyorum ve burnum sürtülene kadar da çamur atmaya devam edeceğim.

Şimdi de gelelim geçen senenin acısını çıkartmak istediğim programıma.

1-Dikiş. Pinterest adlı zıkkıma diyeceğim ama seviyorum kendisini de kıyamıyorum girdim gireli,oradaki tasarımları gördüm göreli modelistliğe iki yılını vermiş (vermiş kelimesinde ki o iddiayı gördünüz dimi her zaman olmaz) azıcık stilistliğe gitmiş biri olarak müthiş bir istek duygusu ile koşarak giyim kursu adı altında bulunan,zaten bilip sevdiğim, gayet esnek zaman birimine sahip hocası ile keyifli vakitler geçiriyorum. Şimdiye kadar bir etek bitmek üzere ikincisi teğellendi, dikilecek. Çok yakında. Bir de fazladan etek kalıbım var.

İtiraflar:Tam gün sadece ama sadece iki ders gittim. 09-16 arası. Başka bir gün de iki saatliğine uğrayıp kafa dağıttım. :D

2- Stilistlik: Geçen sene çok sıkılıyorum nolur geliyim diye başladığım kurs. Esasında ise, yedi yıl öncesine tee modelistliğe gittiğim günlere denk gelir. Modelistlikten stilistliğe terfi etmek en çok istediğim şeydi. Kaldı öylece. Ve yedi sekiz yıl sonra devam etme şansı buldum. Aslında başarılı olmayı çok arzu ediyorum ama doğuştan gelen bir kabiliyet yok. Çabalamam gerekiyor fakat dediğim gibi, devamlılık sağlamaya çalışmak o anda onu yapma isteği doğurma zorunluluğunu kendinde görmediği için muhteşem şeyler ortaya çıkaramıyorum. Resimleri en kısa zamanda ekleyeyim de belki yorum falan yaparsınız..

  Eveeet, şimdi de hep birlikte bana ağlayalım. Zira bu beş günlük muhteşem  planı hiç ama hiç sıkılmadan,büyük bir zevkle bunları yaptığımı farzetsek bile -ki imkansızlığını bu hafta gösterdi sağolsun- geriye günlük yemek,bulaşık,temizlik,çamaşır, yıkama,katlama,ütüleme,süpürmek,toz almak,bu ara kabusum olan halı silmek -lekeleri çıkarmak için muhteşem kaslara sahip olmak gerekiyor eskiden neden gelinin kuvvetli olmasına bakıldığını şimdi anladım  :D-, yükseklik korkum artı camın ortasına kolumun yetişememesi hasebiyle en büyük temizlik zevkimden fobiye dönüşen cam silme eylemi -hep birinci katta silmişim camları, hem de uzanamadığım yerleri kolu uzun olan zatı muhtereme silmiş- artııı bir sürü misafir almam gerekliliği tam olarak başucumda hep birlikte suratıma bas bas bağırarıyor hatta anırıyorlar. Bunların üstünde olan ise yokluğundan,yapmadığımdan ötürü diğer şeyleri de yapamama sebep olan yahut olduğunu düşündüğüm sıkılmak eylemim var ki, evlere şenlik. Yukarıda söylediğim herşeyi araya sıkıştırıp asıl yapmam gereken bir uğraşım var. Ben başlıyorum, Tabiki de ağlamaya....

10.17.2012

Tarihi An Uzaydan Atlayış (Felix Baumgartner)

     
Malum ilk atlayış iptal edildi. O zaman ''Yahu bu balon burada, rüzgara dayanamayıp yerleri öptüğüne göre yukarıda napıcak'' diye afra tafra yaptım. Bana noluyorsa? Hayır, amatörce de olsa birşeyler biliyor olsam amenna. O da yok. Olaydı iyiydi tabi. İptal edildiği gibi de gün tayin edilmedi. Ben de nasıl olsa koca haber verir diye ohh bi rahatım. 

  Asıl atlayış gününden 15-20 saat önce ''Üç gün sonra atlıycakmış'' dedi. Meğer ''Yarın atlıycakmış'' demiş. Neremle dinlediysem artık. Gerçi gribim. Ben grip olunca anlayışımda da büyük bir kıtlık oluyor. Yoksaa ben çok iyi duyar, ondan da iyi anlarım.Neyse işte ikimizde hastalıktan bitap düşmüş bir şekilde evde kendi kendimizi karantinaya almış,paso oyun oynar vaziyetteydik. Ki, ''Aaa adam atlıycaktı nasıl unuttuk'' diye bir ses duydum. ''Üç gün sonra değil miydi o'' diye tepki verildiğinde gerisini siz düşünün artık. 

  Biz balonla uçurulmaya başlama anını da merak ediyorduk ama aklımıza geldiğinde atlamak için son bir saati vardı. Bir kaç tühledik. Sonra daha atlamasına varmış ya sen hakikaten izliyecek misin sorusunu yönelttim. Tamam arada konuşmalar oluyor ama ancak kelimeleri seçebiliyorum o da basit cümlelerde falan. Tabi vatandaş hem anlıyor hem de parametreleri takibe aldı. Şu kadar yükseğe çıktı, hızlandı, derken ben de gaza gelip kapattım kendi kullandığım pc'yi, odaklandım. Da ben ne kadar odaklanabilirim ki. Dur dedim arkadaşlara haber verelim. Muhtemelen büyük kısmı unutmuş gitmiştir. Aldım elime telefonu başladım çatır çatır mesaj atmaya tabi devamı geldi. Şöyle miydi böyle miydi derken, mesaj çekmeye devam mı edicen, yoksa izleyecek misin tepkileri evden yükselmeye başladı. Aslında sonuna kadar haklıydı. Ama paylaşmadan duramamak maalesef mi deyim, yoksa güzel birşey mi siz karar verin benim fıtratımda var yahu.  Öyle twitter, face kullanmakla falan da alakası yok. Aksine kulanmayan biriyim.

   Anladığınız gibi artık atlamak üzere bundan sonrası sahne sahne gelecek....

  -Balon yavaşlamışdı aniden süratle hızı artmaya başladı. Aksilik yoktur inşallah.

  -Felix twitt atıyo ya la. Valla atıyor. Adam kapsülün içinden yerle bağlantı sağlarken, diğer taraftan ''Burası çok güzel'' tarzı twitler atması biz yerdekiler için en eğlenceli kısmıydı herhalde.

  -Balonun içinden helyumu bırakmaya başladılar. Yine yavaşlıyor.Bundan sonra atlayacak.

  -Dur ben bir kere daha mesaj çekiyim. Görmeyen olmuştur.

  -Artık kontrolleri yapıyorlar.

  -Ben atlıycak olsam kesin önce tualete gitmem gerekirdi. İşte onun için uzun süre sıvı vermiyorlar..

  -Koltuğu verilen talimat pozisyonuna getiriyor. Yine gitti. Buradan net iyi çekmiyor.

  -Salona geçelim koş koş.

  -Zil çaldı. Kim ki? Komşu. Sen bak. Biraz muhabbet ayıp olmasın, kadıncağız pişirmiş balık getirmiş. Gerçi ben, biz zaten koku da almıyoduk dedim ama espirisine .Sonra çok işe yaradı valla. Bir gün sonra yedik ama büyük bir nimetti benim için. Hasta olunca çorba yapmak bile gözünde dev gibi oluyor insanın.Adam ayakta hızlı gel. bırak nescafeyi şimdi.

  -Canım yine gitti. Ama artık adam atlıycak. Ya sen sayfayı yenilerken atlamış olcak bile. Heh daha atlamamış. Yahu bu hızda da çekmiyorsa artık. Ama selamını vermişti. Kesin atladı.

  -Evet gördüğümüzde düşmeye başlamıştı saniyeler olsa da, ilk kendini bırakışını görmeyi çok istemiştim. Ee 8 milyon insan bir anda yüklenince kabak birilerinin başına patlayacaktı.Evet bizde o şanslı insanlardan olup o kadar bekleyip göremedik. Ama sonrasını çok daha rahat izledik.

  -Spin atmaya başladığı zaman bilinci gitti diye düşünmeye başladık. Nefes alışverişi duyamamak kadar kötü birşey de yoktu o 5 dakika. Sesi kesdiler bir kaç saniye netmi gitdi yoksa..? demek kötü birşeydi.



   -Ama yere inişini görmek harika birşeydi.Dünyanın herhangi bir yerinden atladığı o videoları izlemiştim. Ve merak ettiğim şey aynı şekilde inebilecek sağlığı olabilecekmiydi? Gerçekten çok güzeldi. Böyle sanki 39 bin metreden atlamış gibi değildi de oradan koşarak geçiyormuş gibi yere bir konuşu vardı. Kuş gibi. Tek bir kelime daha: MUHTEŞEM!


  -Basın toplantısının hemen yapılmaması da soru işaretleriyle doldurdu kafamızın içini. Acaba bi sağlık sorunu mu var? diye dertlendik. Ama en nihayetinde sağlıklı,sorunsuz bir şekilde yere indi.Herkes deriiin bir ohh çekti. (Ben de bir kez daha ohh çektim.)

  -Dört rekor kırmayı düşünürlerken maalesef 3 rekor kırdılar. Tabiki de bu çok çok büyük bir başarı. Bunu düşündüklerini bile zannetmiyorum. Ama ben bu kadar hazırlığa kaskın buhar yapması neticesinde 20 saniye kadar bir süre için kırılamaması üzdü. Tabiki en büyük başarı serbest düşüşde ses duvarını aşmasıydı.

  Atlamadan önce son sözleri:  Ne kadar küçük olduğumuzu anlamak için bazen uçmamız gerekir. Şimdi eve dönüyorum.

  Felix bir çok insanın yapmak isteyeceği (yapabileceği demiyorum) bir atlayış yaptı. Tarihe geçti. Şimdi Joe Kittinger'in atladığı videoları izleyip ''Adam çok cesaretliymiş valla. Bildiğin sepetli balon. Cidden bişey olmamış'' diye yorumlar yapıyoruz. Bir sonraki atlayışta buna benzer şeyler mi söyleriz yoksa yetişen nesiller bizden terbiyesiz olur da bir de bu atlayışı 8 milyon insan izlemiş puhaha diye gülerler mi bilmiyorum ama ne olursa olsun çok cesaretli olduğunu düşünecekleri kesin. Ben mi? Beni arkamdan iten olsa atlardım kesin :D


  

9.27.2012

Hezeyanlar -1-



 İnsanlar evlerini küçük görüp içine sığamazlar. Ofisleri çok ufaktır. Okulları,sınıfları, arabaları,,, Böyle uzar gider. Herşeyin ama heşeyin olabilecek kadar büyüğü olur ama asla yetmez. Doğrudur, bir tek toprak doyurur bizlerin gözlerini.

 Bunlarının hepsine bir çare bulunur elbet. Yenileri alınır. Alınamazsa hayali kurulur. Ki en güzeli hayalidir. Zira yenisi alındığında yine ve yene arızalar çıkarılır, beğenilmemeye başlanır. Üzerinden de çok geçmemiştir halbuki. Ama çok daha güzeli vardır ya işte. Tam orada duruyordur, vesaire vesaire.

 Yukarıda yazılanların ve aklınıza gelen bir çok sığamama durumunun çaresi vardır da, insanın ruhu bedenine sığamayınca yapacak birşey de olmuyor. Hani öyle arada gelir, gider ya. Sebebi yoktur çoğu zaman. Ama bilirsin ki, ruhun o bedenin içinde yaşamak zorundadır. Çekip gidemez. Sorgulamak şöyle dursun, şikayet etmeye bile hakkı yoktur.

 Kızgınlığı bu acizliğine midir yoksa kısacık bir süre de olsa çekip gidemediğine midir?

 Bedenini neden sevememiştir ki?  Ne yapmış ona bu zavallı bedeni?

 Sanki suç kendisinin değil de bedenininmiş gibi davranması çok şımarık olduğunu mu göstermektedir?

 Sorular da böyle uzar gider ama yeter...

 


9.24.2012

Sıkıldı, Sıkıldılar, SIKILDIM



Sıkıldım. Önce kendimden.

Sonra, saçma sapan hareket eden, saçma sapan insanlardan sıkıldım.

Herkesin hayatına müdahale etmek ve kontrol altına almak için yanıp kavrulan ruhların bedenlerinden sıkıldım.

Sıkıldığım için yorgun hissetmekten sıkıldım.  

Kendisine yapılınca bedenini yerden yere vuran, başkasına ise daha beterini yapmak için can atarak, ezmek fiilini uygulamaktan zevk alan vicdansızlıktan sıkıldım.

Kendi isteklerinin yerine gelmesi için, her türlü hileye, yalana başvuran riyakarlardan sıkıldım.

Bütün örfün,adetin,saygı ve sevginin, insanların birbirlerine karşı olması gereken çizgilerin kendine karşı olmasını isteyip, karşısındakine zıttını uygulayan, insan davranışlarının çelişkileri adlı başlık altında toplanıp incelenesi kullardan sıkıldım.

Sabahtan akşama Sims,Sims City, Pinterest gibi oyun ve sitelerde akreplerle zaman taramaktan çook sıkıldım.

Hayat değil insanlar saçma ve sıkıcı, O yüzden insanlardan sıkıldım.

Ben de insanım. Gururla olmasa da kabul ediyor ve ilk ve en çok kendimden sıkıldığımı bi kez daha tekrar ederek konuyu kapatıp, açıklamalarıma bir son verip Pinterest'in başına çörekleniyorum.Muhtemelen ondan sonra da Sims oynarım. Gördüğünüz gibi, bu kadar sıkıcıyım.

Şimdi bir daha düşünelim. Sıkıcı ve saçma sapan insanlar olmasa ben bu postu yazamazdım. O zaman yaşasın sıkıcı insanlar!!!



9.18.2012

Pinterest

  
  Ohh pinterest, diye bir giriş yapıyım ki durumun vehametini kavrayın.  Mutlaka biliyorsunuzdur da, bir de benim gözümden tanıyın pinterest bağımlılığını.

  Yahu pinterest sen nasıl birşeysin? Benim bütün zamanımı çalıp , aa ne kadar güzelmiş, ay bu ne kadar şeker birşeymiş, ohh my.., heyy şuna baksana diyerek saatlerimi harcamam sebep olan sitecan. Hayır bu kadarla yetinsem yine iyi. İnsanları da bulaştırıyorum. Bi gir nolur acayip beğeneceksin, tam senlik gibi cümleler kuruyor, olmadı mesaj atıyorum. Evet şu anda da, yazıyı bırakıp arada resim pinliyorum. Tamam ben çok çabuk bağımlı hale geliyor olabilirim ama bu site herkesi deli gibi bağımlı yapabilecek kapasiteye sahip.

  Ee tabi bu sözlerle ifade edilen bir site anladığınız gibi daha çok kadınlara hitap ediyor. En azından öyle görünüyor. Kategoriler yeterince geniş. Kullanımı gayet basit. Dolayısıyla zaman öldürmek isteyenler için görsel bir şölen haline geliyor.

  Kategori incelemesine gelecek olursak, ev dekorayonu üzerine ilham alınacak çok güzel pinler olduğu gibi, DIY diye adlandırdığımız, orjinal ve kendi kendimize yapabileceğimiz projeleri bir arada bulabilmek, tek tek  blog gezmekten daha az yorucu. Böylece projenin olduğu bloğa kendimizi bir anda atmış bulunuyoruz. Düğün dernek ve bunlarla ilgili efenim ne söyleyim fotoğraf fikirlerinden tutunda masa, mekan süslemelerine, pastalar, kekler, davetiyelere kadar yolu var. Ama kesinlikle nette gezinerek bulabileceğimizin çok çok üstünde. Arkadaşınızın, kardeşinizin düğününde giyecek elbise mi arıyorsunuz alası var. Modaya ait şeyler bol miktarda. Çay masaları, yemek masaları düzenlemeler, vintage'e dair herşey 1940'lar 50'ler....  Tarzlarıyla birlikte. İnsanların en çok şikayet ettikleri şeylerden biri de, yemek kategorisi. Neler var neler. Zayıflamaya mı çalışıyorsunuz? Sakın ama sakın o kategoriye girmeyin! Sanat, mimari kısımları ise ayrıca güzel. Benim en sevdiğim kısımlardan biri ise illustrations sekmesi. Travel fotoğrafları da sizi sizden alabilecek kategorilerden. Dünyayı gezme fitilini ateşleyen harika fotoğraflar var.

  Orada ki elbiseleri görüp ayy,, yapmaktan vazgeçip ben bile dikmeye karar verdim. O kadar çok hoşuma giden ayakkabılar var ki, valla ne yalan söyleyim ayakkabı yapmayı bile hayal ediyorum. Hayır bunlar birşey değil, insanların evlerini DIY projeleriyle ne kadar güzel bir hale getirdiklerini gördükçe yepyeni eşyaların üzerinde oynamalar yapmak istiyorum, hatta o kadar ileri gitmişim ki, en son eşime büfenin üzerinde ki çiçek desenlerinin parlak olması nedeniyle boyamamı ne kadar etkileyeceğini sordum. Tabi ki,saçmalamamalıydım ama itiraf etmeliyim ki hayalim de harrikaydı...

  Evet size de vermiş bulunduğum gazın yeterli olduğunu düşünüyorum. Nolur bi girin, beğenmezseniz çıkın, hehe çıkamazsınız ki :)

9.07.2012

Evim Evim Pis Evim

  
   Azıcık bir pisliğe tahammülü olmayan bir anne tarafından yetiştirilmiş, temizliğe alıştırılmaya çalışılmış fakat temizleyen var nasıl olsa rahatlığı ile kendi kendine karar verdiği ayıp olmasın artık o kadarını yapıyım psikolojisi ile yaptığı bir kaç görevi üstlenen, bir birey olarak yetiştirildim ve yetiştirdim kendimi.  Tamamıyla yetiştirildim diyemiyorum, zira eşşek kadarım. Etrafımın temiz ve kendi çerçevesi içinde olabilecek düzeyde düzenliliğe de alışkanlık var tabi. O zamanlar, dağınık olunca daha rahatım ben ya. Aradığımı daha rahat buluyorum diyen bir bünye benimkisi.

  Bu şekilde yetişince insan, kendi evinin de belli bir düzende olmasını istiyor tabi. En azından evlenirken öyle düşünüyordum. İlk zamanlarda deli gibi temizlik bile yaptım. Eveeet, sonunu tahmin ediyorsunuz tabii. Ama şimdi ismime bakıp da yargılamayın öyle. Lütfen! Efendim su faturamızda az geliyor ama banyo yapmadığımızdan değil. İki kişi olduğumuzdan. Üstelik bitlenmedik daha. Hani söyleyeyim de, içinizde ufacık hani böyle zerre kadar kuşku kalmasın.

  Tamam, bir ara karıncalar tarafından evimiz istila edilmiş olabilir ama deterjan,çamaşır suyu,süpürge üçlüsü  ve oturma odasında birşeyler yemeyi bırakarak köklerini kazıdım yani. Artık hiç yok. Tamam şu an evde hala kelebekler geziyor olabilir ama tamamen buzdolabına koymam gereken bakliyatları unutmuş olmamdan. Valla unuttum ya. Gelmeyin üstüme. Ha bi de şehir dışına giderken sıcakta kalan patatesden olmuş. Asıl kötü olan bunlardı. Onun yüzünden yayıldılar eve de zaten. Ama toparlıyorum, artık gördüğüm her yerde de öldürmeye başladım. Önce bi zararı yok diye kıyamıyordum da. Neyse kelebekler evi ve bizi yiyip bitirmeden kurtulursam çok sevinicem.

  Evet, bi ara iyice cozuttum. Saldım çayıra Mevlam kayıra misali. O saatten sonra da öyle doğru düzgün toparlayamadım. Misafir gelir, gelecekler diye ölene kadar temizlik yaparsın. Tabi misafiri ağırlamak için temizlik yetmez. Ohh bi de yemekleri hazırla. Çalış bitli çalış. (Aslında bu cümlenin orjianli ne kadar da güzelmiş.Çalış babam çalış :) Tamam çok güzel, yorulursun ama değer. Güzel güzel, yemekli yemekli, neredeyse dört dötlük ( Bir de şu yemeklerin tuzunu kontrol etsem. Hep unutuyorum ve tuzu eksik oluyor) ağırlarsın. Sonra. Sonrası facia facia. Hele kalabalıksa (benim tek başıma yemekli ağırladığım en kalabalık misafir sayısı [11+1(bebek)]) off ki ne of. Bi oflasam  karşı ki binalar yıkılır, O kadar. Çünküü, yığınla bulaşık çıkar. Fakaat, makineciğim hepsini alamaz. Aldığını da, yıkamaz. öyle lekeli lekeli pis bırakır. Ben de inat eder çıkarana kadar yıkasın isterim. Tabi yine yıkamaz. Sadece bunlar yetmez tabi.Misafir gelince ister istemez krem rengi halının üzerinde lekeler belirmeye balar. Ama o sırada işiniz başınızdan aşkın olduğu için görmezsiniz onları. Temizlediğiniz evi bir daha temizlemeniz şarttır da bir kere artık gözünüzde kocamaaann hatta ifrit kadar (harry potter lügatından bir inci) olmuştur. Zaten yorgun olduğunuz için bir kez daha bu temizlikten sonra düzenli ve tertemiz olup her şeyi gününde yapacağınıza dair verdiğiniz söz uçup gitmiştir ve kendinize kızamazsınız.

  Keza ütü konusu da böyle. Çamaşırları yıkıyorum ama ütüye gelince hele yazın bildiğiniz grev başlattım. Bilinçli değil ama. Yine eskiye dönecek olursam, evlendiğimizde 30 adet yıkanıp ütülenecek gömlek ve artıları vardı. Problem yıkaması değil malum. Neyse azar azar ütüleyince kafamın için ''ütü,ütü,ütü....'' diye sesler uçuşuyor devamlı. Bi gün hepsini ütüledim Ve acayip mutlu oldum. Haftalık olarak yapacaktım, artık hiç ütüsüz birşey kalmayacaktı. Şu an ise sadece ama sadece özel günlerde giyebileceği bir adet gömlek ütülü.

 Vehameti anlatmak için bu kadarı yeterli sanırım.O yüzden artık acil eylem planına geçmek lazım diyorum ve alacağım önlemleri anlatıyorum. Şimdi, günlük, saatlik planlar bana vız gelir tırıs tırıs gider. Bunun için aylık, haftalık, günlük ama saatsiz tekliflerle gelmem lazım kendime. Geçen senelerde ajandama yaptığım planı gördükçe üzülüyordum. Artık o planları buraya yapacağım. Yaptıklarım, yapamadıklarım tümüyle blogta olacak. Ve artık kendimden kaçamayacağım. Diye umuyorum......

NOT: Resim  http://simdievhanimioldum.blogspot.com'dan alıntıdır..

8.11.2012

GÜVENLİKTEN KAÇIŞ


  Tüm yıllar boyunca, bizi anlayacak birilerini,
bizi olduğumuz gibi kabullenecek,
taşı güneş ışığı kadar yumuşatacak
sihirbaz gücüne sahip birilerini,
bizi yargılar yerine mutluluğa götürecek,
geceleyin ejderhalarımızla yüzleşebilecek,
bizi olmayı tercih ettiğimiz kişiye dönüştürebilecek
birilerini bulmak için bekledik, diye düşündüm...
Daha dün, bu sihirli birini, aynada gördüğüm yüzde buldum...
O, biz ve kendi el yapımı maskelerimiz
  Tam bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz ?
Aşktan bunca korkmamız bu yüzden değil mi ?
Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz.
Çünkü zaten, her yanımız "kılıç yaralarıyla" dolu.
Ama bir şekilde kapanmış,kabuk bağlanmış yaralar onlar....
Nasıl yapmışsak yapmışız üstesinden gelmişiz...
Ama biri, kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden....
Birine teslim olduğumuzda, anlatmaya başladığımızda, içimizi döktüğümüzde bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor....

O yüzden değil mi içimizi tutmamız?

Birisine teslim olmaktan korkmamız? Ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmamız?
"Anlatsam mı, anlatmasam mı?" kararsızlığımız
"Bu sevgi beni acıtır mı?" kuşkularımız....

Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğini iyi seçmek....
          Richard BACH

8.09.2012

İşler Güçler

 Sizleri bayıldığım,bittiğim elbise modelleri ile tanıştıracağım. Hepsi birbirinden orjinal, bi o kadar da sevimliler.Tarzlar karmakarışık gibi gelsede bence görmelisiniz. Benim ümidim ise,  bu modelleri ve aklımda biriktirdiklerimi bir an önce çalışarak, stilistlik konusunda kendimi geliştirmem ve blogcuğuma koymam :) Bu ekleyeceklerim karışık olacak, ama ileride daha ziyade vintage tarzını bu blogda bulabileceksiniz... Evet işim gücüm yok bunlarla uğraşıyorum :D
Buyrun muhteşem kıyafetlere :)


Bu benim hitim. Kardeşimin düğününde giymek istediğim bir elbise. O kadar bekleyemeyip arkadaş düğününe dikip de, giysem. Bi de evlenecek arkadaş lazım tabi :)
Bu parça da beni benden alan nadide eserlerden :) Hem fazlasıyla alımlı, hem sade...  Benim sade anlayışım hiç beğenilmez bu arada :D
Çoook tatlı bir model.. İstiyorum işte :(
Bence bu da hem sade hem şık hem de kendini gösteren bir elbise. Pembe boya dökülmüş hissi veren o kumaş sayesinde olmuş herşey..

Mavi ile beyazın harika uyumu...
Söze ne hacet. Sırt dekoltesi kullanmasam da beğenenlerdenim...
Vintage, vintage, vintage...
Vintage de son nokta, ama harika ötesi diyorum başka da birşey demiyorum. Daha bir kaç sene önce ''O ne öylee annee yeaa'' diyen nesil olaraktan, evet hep beğendim ama neymiişş her şeyin zamanı varmış ;)
Ne tatlı renkler ve sen ne kadar tatlı bir elbisesin öylee...
Bittiğim tarzlardan olan bu elbiseciğin rengide pastel tonuyla beni tam kalbimden vurdu.
Rengi, tarzı, herşeyiyle benim olmalı...
Hımm, romantikim ben diye bas bas bağırıyo. Sen bağırmasan da giyerim ben seni bebeğim :)
İddialı ve çok şık. Büyüynce giymeye karar verdim..
Çok şeker ve renk uyumu harika..
Muhtemelen gelinlikmiş ama ben elbise olarak giymeye her zaman hazır ve nazırım :)
Benim kına kıyafetim olmalıydın sen :(
Mutlaka kırmızı bir elbisem olmalı diyenlerdenim. Beğendiğim kırmızı elbiselerde var ama bu bi başka..
Ben sol öndekini çok beğendim. Kına kıyafeti olmalı bence..
Çok hoş..
Falasıyla iddialı ve nadide bir parça..
Nasıl bir sadelik nasıl bir alım. Ben seni giyerim arkadaş..
O nasıl bir sahil,  o nasıl bir saç ve o nasıl güzel bir elbise. Efil efil ya da ifil ifil tabirlerine cuk diye oturan bu fotoğrafa ''O nasıl bir özendirme'' diyerek son noktayı koyuyorum..

Sade, şık ve bir o kadar da etkileyici..












































8.02.2012

Film Şeridi

                                                                

 Gazetelerde, televizyonlarda ölümden kılpayı kurtulan insanların haberleri çıkar ya hani. Hah işte o insanlara çok pis özeniyorum hatta kıskanıyorum kardeşim. Hepsinin söylediği tek şey: Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Nasıl ya? Ömrün boyunca nasıl yaşadın da hayatın bir film olup gözlerinin önünden akıverdi. Ben aha kesin öldüm dediğim anda, bomboş bişey hissettim. Bırakın görmeyi bildiğin hissettim. Zaten gözlerde kapalı böyle karanlık bi ortam falan.. 


 İşte bu yüzden çok özeniyorum öyle insanlara. Hayatını dolu dolu,istediği gibi, doğrularıyla yaşayabilen, ölüme giderken bile gözlerinin önüne sinema perdesi kurabilen o insanlar. Aslında ne kadar kıymetlisiniz bazılarımızın gözlerinde....

                                                      (Bu da benim film şeridim)

7.14.2012

Dikkat Eksikliği

                    Uzun zamandır eklemek istediğim bir yazıydı. İyi okumalar...


DİKKAT EKSİKLİĞİ SENDROMUNUZ VARSA NELER HİSSEDERSİNİZ?



Bu nasıl bir duygu?

İnsan neler hisseder?

Her şeyden önce,"Dikkat Eksikliği" tanımlamasına karşıyım bence bizde dikkat eksikliğinden ziyade herkeste dikkat fazlalığı var! Söylemek istediğim içinde yaşadığımız hayata bir bakın; kim tek bir konuya uzunca bir süre dikkatini verebiliyor? Banka hesabınızı doğru tutabilmek, sandalyenizde kıpırdanmadan oturabilmek ve konuşmak için her zaman sıranızı beklemek sizce gerçekten de akıl sağlığınızın yerinde olduğunun işareti mi? Bana sorarsanız DE olmayan insanların çoğu tedavisi mümkün olmayan "Her daim sıkıcı insanlar topluluğunun" doğuştan üyesidirler.

Her ne hal ise, okuduğunuz kitaba göre ad değiştiren "Dikkat Toplayamama Bozukluğu" yada "Dikkat Toplayamama ve Hiperaktivite Bozukluğu" adlı bir sendrom mevcuttur. Peki, bu sendromu yaşamak nasıl bir duygu? Bazıları böyle bir sendromun olmadığını savunuyorlar ama bana inanın, böyle bir sendrom var.

Durumumuzu anlatabilmek için bir sürü teşbih kullanmak olası; Sanki yağmurlu bir havada cam silecekleri olmadan araba kullanmak gibi; her şey ıslak ve bulanıktır ama siz önünüzü görmeden süratle gitmeye devam edersiniz. Ya da; parazitlerle dolu bir radyo istasyonunda en sevdiğiniz programı izlemek gibi; fırtınalı bir havada iskambil kağıtlarından ev yapmaya çalışmak gibi, önce kendinizi rüzgardan korumak için bir ev yapmanız gerekir.

Başka bir anlatımla; her dakika omuzlarınıza taşıyabileceğinizden fazla yük olması gibi. Yapmanız gereken bir iş vardır ama tam o anda aklınıza bir ikinci iş gelir. Birinciyi bırakıp ona sarılırsınız ama ne ikinciyi ne birinciyi tamamlayamadan üçüncü bir iş aklınıza gelir. Aradan fazla zaman geçmeden siz başkalarının gözünde organize olamayan, aklına geldiği gibi düşünen bir kişi olusunuz.

Oysa size yakıştırılan bu hiç kibar olmayan sözcükler yersizdir çünkü aslında siz elinizden gelen gayreti göstererek çalışmaktasınızdır. Sanki görünmez ipler sizi bir o yana bir bu yana çekmekte ve tek bir işin üzerinde odaklanmanızı engellemektedir. Üstüne üstlük parmaklarınız masada tempo tutmakta, ayaklarınız sallanmakta, ağzınız bir şarkı mırıldanmakta, gözleriniz bir o yana bir bu yana bakmakta, gerinmekte, kıpırdanmaktasınız.

Doğal olarak karşınızdaki kendisini dinlemediğinize karar verir oysa siz karşınızdakini dinlediğiniz zamanın boşta kalan aralıklarını doldurmakla meşgulsünüzdür. Ben yürürken müzik dinlerken yada kalabalık ve gürültülü bir odada dikkatimi daha rahat toplayabilirim. Allah beni sessiz kütüphanelerden korusun, neyse ki hep gittiğim kütüphaneye gelenler DE sendromu olan kişiler; böylece sessizlik yerine, süre gelen huzur verici bir mırıltı var.

"Dikkat Eksikliği Sendromu" olmak nasıl bir şey? Hem burada, hem orada hem her yerde olmak. Bir düşünür şöyle demiş; "Zaman her şeyin bir arada olmasını engelleyen şeye denir." Zaman dakikaları küçük kısımlara ayırarak, her bölümde tek bir şey yapmamızı sağlar. Dikkat Eksikliği Sendromunda işler böyle değildir, zaman çöker. DE olan bir kişide her şey bir arada olur, zaman bir kara deliktir. Bu da kişide bir iç karışıklığına ve hatta paniğe neden olur. Öncelik gerektiren işlerin sıralanması olanaksızdır. Kişi her şeyin üstüne yıkılmasını engellemek için hep hareket halinde olmak zorunda kalır.

Müzeler (Nasıl da konudan konuya atladığımı fark ettiniz mi? Kanalları sürekli değiştiriyorum. Televizyon seyrederken de aynı şey oluyor. Eşim çılgına dönüyor. "Bir programı sonuna kadar seyredemezmiyiz?" diyor.) Her neyse müzeler, benim müze gezmem Salı Pazarını gezmeme benziyor. Biraz ondan, biraz bundan, aman bu güzelmiş, ama buradaki raflara ne demeli? Çabuk olmalıyım koşturmalıyım. Sanatı sevmediğimden değil, sanatı seviyorum. Ama benim sevme şeklimi görenler yalan söylediğime inanıyorlar.

Diğer yandan bir resmin karşısında uzun zaman oturduğum da oluyor. Bu dakikalarda, DE olan insanların çoğu gibi bir konuya hiper odaklanabiliyorum. İşte buda bizim dikkatimizin eksik olduğunu yalanlıyor. Kimi zaman "turbo dikkat" gösterebiliyoruz; duruma bağlı. Kuyruklar. Kuyrukta beklemem olanaksız. Bekleyemiyorum.

Düşünce ve duygularımı hemen harekete döküyorum. İşte sonunda burada başlıyor. Durup da en terbiyeli davranma şekli nasıl olur diye düşünme yeteneğinden yoksunum. DE olan kişilerin çoğu zaman "densiz" diye nitelendirilmesinin açıklaması işte bu. Edepli olmak, kişinin harekette bulunmadan önce sonuçlarını düşünmesi ile doğru orantılı ve DE olan kişiler bu konuda çok yetersiz.

Beşinci sınıftayken matematik öğretmeninin saç şeklini değiştirdiğini görüp, hemen "Mr. Cook başınızdaki peruk mu?" diye yumurtladığımı hatırlıyorum. Sınıftan atılmıştım. O zamandan beri aklıma geleni, uygun zamanlarda ve uygun yerlerde söylemesini öğrendim; ama çok uzun zaman çalışarak. DE nin en önemli noktası işte bu; hayata uyum sağlayabilmek zaman alıyor. Ama yapılabiliyor, hem de en iyi şekilde. Tahmin edebileceğiniz gibi, sürekli konuları değiştirerek, volta atarak, kaşınarak ve densizlik ederek birisiyle yakınlık kurmayı başarmak neredeyse olanaksızdır.

Eşim, dalıp gitmeme artık alıştı, dikkatimi ona verdiğim zaman tamamıyla onun olduğumu biliyor. İlk tanıştığımızda deli olduğumu sanmıştı. Birlikte çıkarken yemeğin sonunda restoranlardan fırlayıp gider,konuşurken dalıp giderdim. Artık gelip gitmelerime alıştı. DE olan kişilerin çoğunluğu heyecan verici durumları neredeyse aşerirler.

Ben bir yarış tutkunuyum. Mesleğim olan psikoterapistliğin, değişik insanlar ve durumlarla karşılaşmamı sağlayan yeminini de çok seviyorum. İşte bu yüzden DE olan insanlar suçlular ve tehlikeli yaşayanlar arasında büyük bir çoğunluğu oluşturuyorlar. Ama aynı çoğunluğu her alanda yaratıcı, deneyci, enerjik ve üretken insanlar arasında da oluşturuyorlar.

Başka bir deyişle, bu işin olumlu bir yönü de var. Genellikle DE den söz edilirken olumlu yanlara fazla dikkat çekilmiyor, çünkü daima yanlış giden olumsuz olana dikkat çekmek insanoğlunun doğasında vardır. Bir uzman tarafından bir çocuğa ya da yetişkine DE teşhisi konduktan sonra anne-babalar, öğretmenler, arkadaşlar ve meslektaşlar yardımcı olurlarsa işte o zaman bu yaratıcılık ve üretkenlik su yüzüne çıkar. İstasyon bulunmuş, ayarlanmış, silecekler çalışmaya başlamış ve fırtına durulmuştur.

Baş ağrısı olan, her sorunun nedeni olan çocuk ya da yetişkin daha önce yapmaya hiç fırsatı şeyleri yapmaya başlamıştır. Çevresindeki herkesi ve herkesten kendini şaşırtacaktır. DE olan kişiler genellikle olağanüstü yaratıcı ve 6. hisleri güçlü kişilerdir. Başkalarının metodlar çerçevesinde, kurallarla düşünürken göremedikleri detayları görür ve hissederler. Sonuca nasıl vardıklarını açıklayamayan, fikirlerinin kaynağını söyleyemeyen ya da nasıl olup ta böyle bir resim yaptığını bilmeyen ya da bu kestirme çözüme nasıl ulaştığını yazıya dökemeyen kişiler işte onlardır. Milyon dolarlık işi alıp ta ertesi günü çözebilen kadın ve erkekler de onlardır. Bir gün gereksiz bir söz ettiği için okuldan uzaklaştırılan, ertesi gün olağanüstü bir söz söylediği için ödüllendirilen çocuklar da onlardır. Onlar elleriyle dokunarak, hissederek öğrenen ve yapmaktan çekinmeyenlerdir.

Onlar, pek çok şeyi hissederek bilme yeteneğine sahiptirler. Çoğumuzun ışık olmadığı için göremediği şeyleri onlar karanlıkta hissederek bulurlar. Diğerlerinin , DE olan kişilerde varolan bu "altıncı his" yeteneğine saygı göstermeleri gereklidir. Eğer çevre sürekli olarak kuralcı, akılcı ve doğru" olan davranışlarda ısrar ederek 6. hissi yok ederse toplum bundan büyük zarar görecektir. Onları konuşurken dinlemek yorucudur, ne söylediklerini anlamak ve toparlamak uğraşmayı gerektirir. Ama onları ciddiye alır ve anlamaya çalışırsanız şaşırtıcı sonuçları ve çözümleri anlattıklarını duyarsınız. Söylemek istediğim, konuşma tarzları çoğunluklan farklı olsa da ve hatta karmakarışık gibi gelse de; sabır ve anlayışla davranıldığında bundan herkesin karlı çıkacağıdır.

Üstünde durulması gereken en önemli nokta eğer bir uzman hekim tarafından teşhis konulursa, Dikkat Eksikliği Sendromuna bağlı olan her türlü olumsuzluğa son verilebilir ya da önlenebilir. Teşhis konulması, "tembel", "inatçı", "sinir", "rahatsız edici", "imkansız", "patronluk taslayan", "ukala", "geri zekalı", "aptal" yada tek kelimeyle "kötü" olarak adlandırılan kişiler için neredeyse huzur vericidir. Bir uzman doktor tarafından konulan DE teşhisi konuyu toplumsal yargılamadan, nöropsikiyatrik alanına taşımaktır.

Bu işin tedavisi nedir? Yükselen sesleri susturan bir yöntem. Teşhis, suçluluk ve kişinin kendini aşağı görmesi yönünde yükselen sesleri azaltmasına neden olacaktır. Kişinin hayatına, uygun bir takım kuralları dahil etmesi ilk adımdır. Uzun süreler yerine, kısa süren çalışmalar yapmak, işleri küçük parçalara ayırmak, listeler yapmak, enerjisini spora yönlendirmek, dostlarınızdan yardım görmek, size yardımcı olacak kurallardır. İlaç tedavisi de (bir uzmanın kontrolünde) yararlı bir yardım elidir. İyi haber tedavinin her zaman yararlı olduğudur.

Sizlerden yardımınıza ve anlayışınıza gereksinmemiz olduğunu söyleyerek bitirmek istiyorum. Gittiğimiz her yeri dağınık bıraktığımızı biliyorum ama yardımınızla o dağınıklık çözümler yaratan yollara dönüşebilir. Eğer benim gibi; gürültücü, hayallere dalıp giden, unutkan, programlanamayan birini tanıyorsanız; insanların kendisi hakkında söylediği kötü şeylere inanmasından ve çok geç olmadan, aklınızdan Dikkat Eksikliği Sendromunun ne olduğunu geçirin.

Dikkat Eksikliği, belirtiler listesi değil bir yaşama biçimidir. Teşhis konulmadan önce belki de umutsuzluk ve acı dolu bir yaşam biçimi ama teşhis konulduktan sonra yeni olanaklar ve iyiye doğru bir gelişim şansı olan bir yaşam biçimi.

Artık umutlu olmak zamanıdır!……….
 
NOT: http://hiperaktivitece.blogcu.com'dan alınmıştır.

7.12.2012

EY AŞK NERDESİN?

                                                 
   Klasik tartışma konusudur Evlilik aşkı öldürür mü?. Anketler, uzmanlar tarafından açıklamalar, vesaire vesaire. Devam edegelen  bu konuya, arkadaşlarımızla her parmak basışımızda  Aşk ölebilen birşey değildir diye karşı çıktım. Benim için Aşk kutsal bir şeydi. Öyle herkesin başına gelebilecek birşey değildi. Aşk'tı o yahu. Cümlenin başında, sonunda, ortasında farketmez her yerde büyük harfle başlardı. Kendisine Aşk bahşedilen kimse ki, o ne mutlu idi. Aşık olmak böyle kocaman birşey iken, evliliğin Aşkı öldürdüğüne inanmamı beklemiyorsunuz tabi. Evliliğin Aşka etkisi, olsa olsa, ilkokuldayken öğretmenlerimizin doğru olup olmadığını kontrol ettirtmek için yaptırdığı sağlama olmalıydı. 

 Bunun için aşkın hala var olduğuna inanmak şöyle dursun ne aşkı bee kandırıyolar Aşık olduklarını söyleyerek. Eğer aşık olsalar ayrıldıklarında başkası ile beraber olmak şöyle dursun, ölmeleri gerekir. Eğer gerçekten ölemezlerse yaşayan ölü olmaları gerek. Hadi, şimdi bana efsane olanların dışında Aşk gösterin demiştim de, ablamın cevabı, ''Sen kara sevdadan bahsediyosun'' olup, vah vah yavrum daha hiç bişey bilmiyosun imaları ile süzüvermişti beni. Bu zamanda, aşık olduğunu söyleyen insanlar bir müddet sonra Yalan Dünya'nın Selahattin'ine bağlıyorlar. Sulunaaaz, olmadıı bebeğiiim. Valla olmadı yaanii. Biz bu aşkı yaptık sandık ama ıııhh olmadııı.Hadi gel de aşkın var olduğuna inan. Geçici hevesler olmadığını kim iddia edebilirdi ki?

 Ta ki severek evlenene kadar. Her zaman mantık evliliği yapacağına inanan biri için sıradışı bir olay. Ama artık Aşkı evliliğin değil, iki insanda bulunan ego adlı canavarın öldürdüğüne inanıyorum.İki tarafda aynıoranlarda fedakarlık yapmalı. Ama eksilmemeli. Nasıl başarılır bilmiyorum ama, başarılamadığı müddetce de mutluluk,huzur gibi hayatımızın anlamı yerine koyduğumuz kavramların yerini, acı,gözyaşı,kırılıp,dökülmelerin alacağı kesin.

6.26.2012

Ormanda Yürüyüş


                                                              

   Pazar günü, Belgrad ormanlarına yakınız madem, bi gidelim dedik. İyi ki de öyle bir şey demişiz. Yoksa elimizde, ''tammm alltıı kilometre yürüdük'' diye böbürlenecek malzeme olmazdı. İşin aslı o kadar tembel bir çift olduk ki, kırk yılda bir beni gören gariban insanlar aileye yeni bir birey katılacağını düşünmeye başlıyorlar. Durum o kadar vahim yani.
Durumun diğer vehamet kısmı ise yürüyüşümüzde. Biz yürümeye başladığımızda altı kilometrelik yürüyüşlerini bitirmiş olan, iki adet neredeyse AMCA kişisi tekrar yürümeye başladılar ve işin daha da acı kısmı biz daha bitirmeden onlar üçüncü altı kilometrelerine başlamışlardı. Bu kadar olduğunumu düşünüyorsunuz. Maalesef.. Bu 1. Vay bee. Kendime bakınca utanıyorum. Yaşımıza bak, süremize bak. Ne kadar çok oflayıp pufladık biz? Sen ilk 500 metreden dönmeyi düşünüyodun.. şeklinde bol miktarda ünlem işareti ve itham içeren repliklerimizdi.
 2. Vay bee ise, bir baba ile bir veledin koşusu oldu. Yanlış okumadınız bildiğiniz en fazla on yaşında ki kız bizim dinlene dinlene yürüyüp canımızın çıktığı o yolda koşuyordu. Velede bak yaa nasıl koşuyo dedik ama hiç, çocuk tabi enerji tavan yapmış onda demedik. Biz de çocuğuz ya....
 3. Vay bee, eğer kemikleri ağırsa, kantarın ''Ya hep böyle kızlar çıksa üstüme, ohh ne rahat'' diyeceği, yukarıda ki özellik ile 50 çekecek bir adet (yanlış görmeyeceksiniz) DEDE'ye ait. Hem de, biz son 2500 metredeyken yürümeye başlamış ve biz tam çıkarken 6 kilometreyi bitirip durmadan ikincisine başlayan bir dede. Valla biz sadece Maşşalllahh  dedik.
Olayların gülümsetecek taraflarından biri de yürüyenlerin yüzde doksan beşinin yabancı olması. Geriye kalan yüzde beşlik kesimde salınarak yürüyen bizlerden oluşuyor.Haa şimdi sakın ormanda türk olmadığını zannetmeyin. Tabiki de her yüz kişiden 95’i türk. Ama mangal başında. Tabi bizim planda sonradan yapılmamış olsaydı güzel bir ziyafet çekerdik şöyle. İçimizde kaldı valla. En kısa zamanda piknik  ya da kamp yapmak lazım….
Tabi böbürlenirken bunları söylemiyoruz. Yürümeyi düşünüyoruz. Evet hala düşünüyoruz.... :D

NOT: Fotoğraf http://www.haftasonu.com.tr 'den alınmıştır...

5.21.2012

Salvador Ve Sürrealizm












 Bir kaç senedir Salvador Dali ile tanıdığım ve beni içine çekip bir daha da çıkaramayan sürrealist resimler.. Başka ressamlar da var elbet. Ana temanın Dali olmasının ilk sebebi, onunla sevmiş olmam. Bu resimdeki de Salvador amcamız. İşin en güzel tarafı bu fotoğrafın dijital tekniklerle hayat bulmamış olması.
 Bir kaç ay önce Salvador Dali sergisi Tophane-i Amirede idi. Hayalim; nette gördüğüm, beni cezbeden  o zekice çizilmiş resimlerin çok daha fazlasını görebilmekti. Ama neredeyse bütün çizimler benim zekamın fazlasıyla üstündeydi. Eğer güzel sanatlar öğrencisi olsaydım çok şey öğreneceğim kesindi. Maalesef değilim...












  Başlığa bakıp ta, öyle internetten edindiğim bir kaç bilgi ve beğeniyle sürrealizm üzerine ahkam kesmemi bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Tek amacım, görmemiş olmanız ihtimaline karşı, bir kaç resim ekleyip sizin de sürüklenmenizi sağlamaktı.



Mini Bir Merhaba Postu ve Dizi Tavsiyesi

 Merhaba! Artık sızlanmak istemediğimden yazamasam da, hala istediğim gibi yerleşebilmiş değilim. Sürünme durumu mevcut. Yakında to...