12.09.2013

Tanıdık Bir Sima #blogfırtınası9

                                                                                                        


 Seviyordu böyle tıklım tıklım dolu kafeleri. Minicik bir masada tek başına oturup mis gibi  kahvesini yudumlarken, çevresindeki insanların hareketlerini dikkatle incelemek, saatlerce yapılabilecekleri arasındaydı. Kahretsin psikiyatrist olmalıydım diye hayıflandı kim bilir kaç yüzüncü kez. Büyük bir keyifle kahvesinden koca bir yudum aldı. Kafasını kaldırdı. Aa o da kim? Tanıdık bir yüzle karşı karşıyaydı. 

  Bu tanıdık simanın gözlerinde, yaşadığı tüm hayal kırıklıklarını gördü. Nelerini vermiş, neler düşünmüş, neler ummuş ama neler bulmuştu. Haketmişmiydi? Yok, aksine sabretmeye devam etmişti. Etmişti de ne olmuştu?

 Ya o alnında ki çizgiler.  Adeta tüm içli ağlayışların, gecelerin gündüz, gündüzlerin geceye dönmemesinin , hayallerinin bir anda tuzla buz oluşunun sahnelenmesi gibiydi.

 Sımsıkı kapanmış, çizgileşmiş dudaklar ve etrafında ki kırışıklıklar. Onlar, derdini anlatmak, orta yolu bulmak için o kadar çok konuşmuş, anlayışla karşılamak için o kadar çok uğraşmış, bir daha hareket etmeyeceğine o kadar çok söz verip, o kadar çok, kıymetli sözlerini bozmuştu ki, yorgunluktan bitap düşse de sımsıkı kapalı kalacaktı. 

 Anlaşılan  bu tanıdık sima gençte değildi. Beli eğilmiş, yüzü kırışıklarla dolu, galiba göründüğünden genç bu zavallı denilecek kılıktaydı. En çok da yorgun oluşundan anlıyordunuz. Kalbi o kadar kırılmış ki, yorgunluğunu, hüzünlerini saklayamayacak kadar bitap düşmüş o zavallılığından. Gözlerinde gülmeyi değil, hüzünlerini biriktirmiş olmasından.

 Silkelendi ve göz yaşlarıyla ıslanmış yanaklarını bir çırpıda silip, kahvesinden daha büyük bir yudum aldı. Hemen dudaklarına sıcak bir gülümseme yerleştirdi. Gözlerinde ki, o kızarıklık hemen silinmeliydi zira. Çaprazda kalan masayı izlemeye başladı. Ne hoş bir çiftti öyle. Samimi gülüşler, sıcak dokunuşlar. Bu görüntü kahveden bile sıcaktı...

11.30.2013

Bebek Odaları

 Bebek odası denildimi akan sular duruyor benim için. Çok az bir zamanımız kaldı. Ama biz hala olduğumuz yerde sayıyoruz. Bir kere Eyüp'de ki mağazaları gezdik. O kadar.  Hem istediğimiz gibi, hem orjinal, hem fiyatı makul, hem de istediğimiz tüm özellikler bir arada olsun denilince tıkanıp kalıyor insan. Ama interette ne ciciler var ne ciciler. Off. Yani karşımda dağ olsa yıkılırdı. Fiyatlarda o biçim tabi. Hak ediyorlar mı? Kesinlikle evet! Şu güzelliklerden bir parça sizlere de göstereyim. Hem de, aylardır saatlerce bilgisayar başında oturmamın bloğumada bir faydası olsun. Değil mi? :)



                                   Orjinal detayları olan bir oda. Pembe, beyaz ve çok şık :)

                                             Erkek bebek odaları için farklı bir beşik modeli.


                                                              Yuvarlak beşikler favorim, harikalar..




                                                       Pembe ve hoş bir model daha :)






                                                         Ooo, tam saraylı havası var...

                     Kesinlikle favori odam. Ahh o prenseslere layık dolap benim kızımın olsa..

 NOT: http://www.cropbebe.comdan alınmıştır...

11.25.2013

Minik Kızım (27+6)

                                              Aklım,fikrim,ruhum, gönlüm yorgun.

 Yazıya böyle başlamak da kötü tabi. Ama öyle napalım. Yorgunumda yorgunum.

 Neyse efenim. İki hafta önce randevumuz vardı doktorumuzla. İlk defa bebeğimizin yüzünü görebildik. Hep yan, ters duruyordu sıpa. Doktorumuzun dönsün, cinsiyetini görelim diye yapmadığı kalmadı. Yav karnımı deşti, bizimkinin umurunda değil. Dönüyo poposunu keyfine devam ediyor. Detaylıda da, yüzü görünsün, bir videosu olsun istedik ama yine çevirdi poposunu. Keçii. O yüzden, yüzünü gördük, elini salladı derken pek bir hoşumuza gitti, sevindirik oldum. Ama yüzünün göründüğü çıktıya gelince, yine iş yoktu. Bu seferde hareket ettiği için kaymış, bir şey anlaşılmıyordu. Doktorum öp bu ayağı diyerek o minik ayağının çıktısını almış ki, ancak o anlaşılıyordu :D

 Benim bir süredir karnımda sertleşme oluyor diye yakındığım şey, meğerse kasılma imiş. Kasılmanın nasıl birşey olduğunu öğrenmiş. oldum. Misafirim gelecek diye taşları eğilerek sildiğim gün önce bebeğimin rahatsız olduğunu farkettim. Sonradan karnım sertleşti mesela. Ağır kaldırmak, iki büklüm bebeğinizi sıkıştırarak çömelmek kasılmaları arttırıyor arkadaşlar Eğer böyle bir sıkıntınız varsa (tecrübe ettim ya hemen yaymam lazım) doktorunuzun verdiği magnezyumu kullanmanın dışında bunlara dikkat edin. Benim doktorum bunun için magnezyum verdi. İlk içtiğim gibi çıkardım. İçebilmek için yemek de yemiştim. Doktoruma bu hafta danışınca, içmeyi denememi ama eğer hala içemeyecek olursam hapı da olduğunu söyledi ve her ihtimale karşı reçete yazdı. Kısacası, eğer magnezyumu suda eriterek içmekte aşırı derecede zorlanıyorsanız, doktorunuzdan hapını talep edebilirsiniz. Ha bir de, yarı aç içmeyi deneyebilirsiniz. Kusma hissini azaltabilir.

 Normalde ayda bir olan kontrole iki hafta içerisinde neden tekrar gittiğime gelince: Doktora gittikten bir gün sonra tee karşıya (bir de Çamlıca) otobüsle düğüne gittim.  Malum Çamlıca yokuşlarıyla ünlü. Şoför ben oraya çıkmam dedi. Bizi de bayağı bir aşağıda bıraktı. Yav o yokuşları çıkmak kim ben kim?  Zaten başım dönüyor bir haftadır.  Nazımın geçeceği arkadaşın koluna gireyim diye düşündüm. O sırada teyzenin birinin benimle konuşası gelince hadii onlar da gitmişler. Biraz ilerledim ama yok başım fırıldak gibi dönüyor. Baktım olmıycak aradım arkadaşı ama kimbilir çantanın neresinde, duymadı. Bu arada notumu düşeyim, iki adet daha samimi görünümlü arkadaş vardı ama o halimi görüp de, hatta halimi sorup da ilerlemeyi tercih ettiler. Hani ileride okuduğumda hatırlayıveriyim. Lazım olur mutlaka ;) Tutuna tutuna ilerlerken önceden bir defa gördüğüm teyze yavaş yürmeme laf atınca, dayanamadım artık. Ya benim başım çok dönüyor dedim. Sağolsun girdi koluma. Düşmeden bir iki yokuş çıktık.  Hatta indik bile :D Ee tabi bir de bunun dönüşü var. Otobüse kadar yürümeyi gözüm yemeyince servise bindim. Allah'ım o nasıl bir şey yahu? Kafam tavana değdi. Normalde dümdüz gitdiğimiz o yollar servise binince tümseklerle doldu resmen. Yanımda ki insanlar benden korkup ön koltuğa geçirdiler. Döner dönmez kanamam var mı diye korka korka baktım. Yoktu çok şükür. Alt karın bölgeme, kasıklarıma sancılar girmeye başlayınca insan kanamadan da korkuyor tabi ister istemez.  Amma velakin benim bu sancılar iki hafta devam etti. Ben araba yolculuğuna yormadım nedense? Sonra, kısa süreli bir arabaya binişimde de bir tümsek geçişinden sonra anında sancılar girmeye başlayınca çaktım olayı. Ama ben hala doktoru aramıyorum. Ha bir de, normal tempoda hatta yavaş yürürken bile karnıma giren sancılar var. Onlar üst bölgeye saplandığı için onları hiç sallamıyorum. En son karşı komşum, yüzüm buruşmuş halde karnımı tuttuğumu farketmiş ne oldu diye sordu. Dedim böyle sancı girip çıkıyor. Doktorunu aradın mı? Yok. Baktım olmayacak aradım doktoru :D İki hafta da bir soluğu doktorda alma sebebim bu yani.

 Açılmam yok elhamdülillah. Bebeğin zaten hareketlerin de bir problem yoktu. Gayet iyi görünüyor dedi. Esniyordu benim cadım. En güzel taraflarından biri ise, gördüğümüz netlik de bebeğimizin fotosunu da alabildik. Bakıp bakıp öpüp duruyorum. Cadım benim. Sancıların sebebini ise doktorum, çok gezme diyerek not düşüp, bazıları daha hassas oluyor. Normalde bu sancıları hissetmez çoğu insan dedi. Rahim hareketinden kaynaklanıyormuş yani.  Bir şey olmamış ya, çok şükür.

 Bu haftalara kadar kaç defa ayy yanımda olsa da sevsem demiştim. Şimdi ise, doğunca yanımda olsa da içimde olamayacak olması hüzünlendiriyor beni. Kızım ben neşelendir tekme at diye düşündüğüm an da pıt pıt vuruşlarını nasıl özlemem. Hele Kurban bayramın da, günlerce doğru düzgün sevemeyip, elimin scaklğını hissedemediğin için özlediğini anladığım feribotta ki o an. Elimi kaç kat kıyafetin üstünden koyduğum halde, saniyesinde elime üç-bes kere vurmuştun..  Her elimi koyduğumda, sen de keyfinden ödün verdiğinde, elimi isabetlediğin tekmelerin. Nadir de olsa ıskaladığında, ikinci de kesin tutturduğunu da hiç unutmayacağım. Hele bilgisayarı karnıma dayamama kızıp attığın o tekme neydi be kızıım? Laptop sallandı bildiğin. Ben de şok oldum tabi. Ha bir de, sabah erken vakitte baban saç kurutma makinesini çalıştırıp da, sıçrayarak uyandığın ve çok korkduğun, resmen çırpındığın o an var. Herhalde karnımın için de saklanacak bir yer olsa, saklanır uzun süre de çıkmazdın.

 Ben kızımı özledim. Bi öpüp gelicem. :)

11.18.2013

Sıkıcı Bir Bitli (Evet Yine)

 İş yapmanın düşüncesiyle boğuşmanın nasıl uyuz bir şey olduğunu biliyor musunuz? Muhtemelen. İşi yapsam rahatlayacağım ama yok illa birikecek o iş. Sonra koca koca listeler yapılacak. Ama  içlerinden üstü çizilecek bir kaç madde olacak. Sadece bir kaç tane. Karamsarlık zaten diz boyu. Azıcık kafanı kaldırmaya kalksan, mutlaka eğecek bir konu çıkar gelir. Kendi hayatın, kendi seçimlerin. İlla eğilecek o kafa aşağıya.

 Ya efenim ben yine aynı konumlardayım.Her zaman ki gibi gıcık, karamsar, sıkıcı vs vs.. Bebek alışverişi yapmak istiyorum bol bol. Keşke annem almasaymış diyorum. Alınacak bir sürü şey duruyor ama ben de hala adam akıllı bir planlama yok. Ne istediğime, hangisini daha çok beğendiğime karar veremiyorum. Misal hediyelik olacak süsler. Şimdi bir çoğu hoşuma gidiyor. Ne alsam modunda takılıyorum. En sonunda hepsinden beşer tane alıcam o olacak. Ne komik olur ama. Sanki bebek mevlütlerinden ya da görmelerinden toplanmış gibi.

 Şu Ali expres var ya. Biliyorsunuzdur muhtemelen. İlk Şirret Şerbet'te görmüştüm. Post hazılamıştı. Çok hoşuma gitmişti. Aklıma geldi, girdim siteye. Bakındım. Sonra da, amaan tekstil Türkiye'de ucuz ki zaten deyip çıktım. Sonra bir daha girip bebek  kıyafetlerinde 120 sayfa devirdim. Tamam Türkiye'de de bulunabilir ama çok gezeceksin çook. O fiyata bulmak için belinin, kıçının ağrımaması gerekiyor. Hele yürüyünce karnına saplanan sancılar. Ohh noo.. (Doktor boşuna kızmadı bana doğumu çağırma diye. Haklı kadın ya.) Neyse, 120 sayfa gezdim de ne oldu? Bir adet elbise aldım. Emin olamadım kalitesinden. İşin kötü tarafı her zaman satıcı değişecek dolayısı ile zaten kaliteyi hiç bir zaman anlayamayacağım. Ama çok cici bir şey. Böyle pembe, üstünde cupcakeler falan. Yeme de yanında yat cinsinden :) Ahanda bu:


 Bebek gelecek ben de hala tık yok. Yavruum beniimm. Lilililli :P

10.30.2013

Büyümek



 Büyümek; on binlerce kez dibe batmak demekmiş.

 Büyümek; adalete inanmak, güvenmek demekmiş.

 Büyümek; seçimlerinin sonucuna katlanmak demekmiş.

 Büyümek; kalbinde ki sevginin çoğalması değil, çoğalan sevginin kontrolünü sağlayabilmek demekmiş.

 Büyümek; iki kişiyle beraberken bile, kendine ait bir dünyanın olması gerekliliği demekmiş.

 Büyümek; sevgini hak edene vermeyi öğrenmek demekmiş.

 Büyümek; b..tan bişey demekmiş....

10.07.2013

Geçmişten Geleceğe Kırıntılar



 Geçmişi silip atmak için, uzantıları da yok etmek gerekiyor.  Çok kalın perdeler arkasından hatırlayabildiğim şeyler, maalesef hep geleceğim de noktalar bırakacak şekilde oynamışlar. Maskelerin hepsi maske takmama sebep olacak cinsden.  Ama ben bunu sevmiyorum. Samimiyetli ama sınırlı. Olabildiğince maskesiz ve düzeyli. Ama bu önlem yaşadığım insanlar için geçerli. Ya hayatıma yeni girecek ve önemli derecede rol alacak insanlar? Onlar için tam samimiyet ve darbeler silsilesi mi?

 Evet.......

9.06.2013

Depresif misiniz?

  

 Ben iki senedir bu dönemdeyim ve çıkamıyorum(dum). Arada çıkıp çok geçmeden geri dönüyorum.  Herkesin bildiği fakat  bazen bir kere daha tekrar edildiği sırada orada bulunan  karanlıkta ki herhangi birine yardım edebilecek minik sebepler sıralayabiliriz.

 Anladım ki, mutlu olmak için sebep aramamak lazımmış. Mutlu olmayı birilerine bağlamamak da şart. Kendi kendimize mutlu olamıyorsak eğer, kimse bizi mutlu edemez.

 Sevdiğimiz insan bizi çok kere kıracak. Biz de öyle. Arkadaşlarımız keza aynı şekilde.  Dostluklarımızı, sevdiğimiz insanla mutlu olduğumuz, yanında olduğumuz zamanları özlemek çok değerli birşey.

 Benim için listenin başına konulması gereken cümle ve devamı:

 -Mutlu olmak için sebep aramamak.

 -Kendimizle mutlu olabilmek.

 -Her sabah uyandığımızda perdeyi sonuna kadar çekip, camı açmak. Hava serinse güzelce üşümek.

 -Evde ya da dolabında bulunan fazlalıkları atmayı denemek. Gereksiz her şeyi çıkarmak.

 -Düzen de insana mutluluk ve yeni hobiler edinmeye yardım edici bir faktör diye düşünüyorum.

 -Bahar gelmişken ne çok sıcak ne de çok soğukken, sokakta geçirebilecek en güzel yerleri keşfetmek Hiç olmadı yürüyüş yapmak da iyi gelecektir.

 -Yağmurdan nefret eder misiniz? Yoksa şeker gibi eriyeceğinizi mi düşünüyorsunuz? Yağmur tatlı tatlı da yağsa, bardaktan da boşansa dışarı çıkın yahu. Bir de yanınıza sevdiğinizi kattınız mı ohh değmesinler keyfinize. (Sevgili yağmurda eriyeceğini düşünen koca kişisine ufak bir gönderme. Arada romantik oluverin canım. Ölmezsiniz. :) Eğer yok çıkmam diyorsanız alın hafif bir hırkanızı elinize balkona çıkın. Biraz üşümeye başlayınca hırkanızı giyin şöyle bir sarının.Hırkanın kalın olmaması ve öyle hemen ısıtmaması lazım.Zira biraz üşüyüp, tüylerinizin diken diken olması lazım, Keyfi orda. ( Hayalim hırka yerine eşime sarılmaktı ama daha bunu da başaramadık :)

- İlla birilerinden birşey beklemeyin . Mesela yağmurda yürümekten nefre eden bir eşiniz mi var? Siz çıkın, yürüyün. Yalnız gezmek hiç güzel değil mi? Çocuk yapın. (Ööyk ama, ben çocuğumla yağmurda oyun oynama hayali kuruyorum.  Muhtemelen herkes deli diyecek, üstüne çocuk bu olaydan bir ay sonra hasta olmuş olsa da bana ''o gün'' görenler tarafından hatırlatılacak. Ama olsun. :)

 -  Benim gibi kişisel bakımınızı genelde es geçenlerdenseniz, en önce yapmamız gereken şey klasik tabirle ''kendimizi şımartmak''. Küvetinizin  içinde köpüklü banyosu yaparken yanan mumlardan gelen haff baygın bir koku. Hımm hayalim. Yalnız küvetin üzerine konulan o mumlar nasıl sönmüyor kardeşim ya. Hiç olmadı girdim diyene kadar bir kısmı söner gider. Su bu su, başka birşeye benzemez. :D

 - Günlüğünüz var mı? Şöyle eskilerden olacak ama. Okul yıllarınızdan  Hatta ortaokul. O zaman ki dertlerinizi, düşüncelerinizi, eğlence anlayışınızı bir daha görmek gülümsemenizi sağlayacaktır.

 -Günlük yoksa da her şey kafamızın içinde. En güzel anılar. Lise zamanlarınızı hayal edin. Arkadaşlarla beraber gidilen tatiller, beraber keyif aldığınız her an. O zaman sinir olduğunuz herhangi bir şeyi  hatta sizi sinir eden arkadaşınızı düşünün. Kaslarınızı gevşek bırakın ki bir an da nasıl da sırıtabildiğinizin farkına varın.

- Eskilere ait hiç birşey istemiyorum diyorsanız, o sırada canınızın istediği bir kitabı alın ve okuyun. Ben yine eskilere sığınırım bu maddede. Mesela geçenlerde bir kez daha  Harry Potter okudum.

 Bu kadar yeter. Kalkın yerinizden. Kendinizi sokağa atın hiç olmazsa. Yoksa oturduğunuz yerde içiniz kararmaya devam edecek.  Yok kalkmıycam sana ne diyorsanız, hanimisbenimbebegim.blogspot.com'a girin. (Dikkat reklam var.)

 Herşey çok mutlu olacağınız günler için. :)
.

7.16.2013

Yeni Bloğum



  Yeni yepyeni ve bu sefer net bir biçimde konusu olan, aynı zamanda uzun süre bırakmamayı hedeflettiren bir blog açtım. Fakat sizlere çok ihtiyacım var. Zira sorulacak sorular, öğrenilecek bilgiler beynimin içinde fır fır dönüyor. Eğer takip edip yardımcı olursanız çok ama çok memnun olurum. Şimdiden teşekkür ederim. :)

  http://hanimisbenimbebegim.blogspot.com/

6.19.2013

Sol Adına Söylenen Yalanlardan Bıktım

Halil Berktay'dan Gezi eylemcilerini kızdıracak yazı

Daha önce 1977 yılında yaşanan 1 Mayıs olaylarıyla ilgili 'Solcuların iç hesaplaşması nedeniyle katliam çıktı' diyen Halil Berktay şimdi de Gezi olaylarını yorumladı.

SOL ADINA SÖYLENEN YALANLARDAN BIKTIM

Nişantaşı Valikonağı civarında oturan Berktay, polisle çatışan eylemcileri yazdı. 16 Haziran'da yapılan protestoları ve polis müdahalelerini anbean takip eden Berktay, 'Ben bıktım artık. Bir solcu ve bir demokrat olarak, on yıllardır sol adına söylenen yalanlardan bıktım. "Kol kırılır yen içinde" anlayışından bıktım. Bütün oportünist faydacılıklardan bıktım. ' diye yazdı.

İŞTE BERKTAY'IN O YAZISINDAN ÖNE ÇIKAN BAŞLIKLAR

Gözlemlerimi net özetleyeyim. (1) Polisin bütün mevzilenişi, kimseyi Nişantaşı kavşağının ötesine geçirmemek, Taksim'e ilerlemelerine olanak vermemek üzerineydi. (2) Polisin, protestocuların fazla ilerlemesini önlemek için zaman zaman gaz fişeği atmak dışında bir güç kullanmama talimatı aldığı çok açıktı ve nitekim öyle de davrandılar. Benim görüş alanım dahilinde, cop kullanmadılar, kimseye başka şekilde de vurmadılar, kimseyi gözaltına almadılar. Hatta yan sokaklardan birisi üzerlerine yürüdüğü ve küfrederek itip vurmaya kalkıştığında bile, sadece geri itmekle yetindiler; hiçbir karşılık vermediler. Oysa o kişinin yaptıkları (veya karşı apartımandan bir hanımın ettiği, kızımı "baba, Nişantaşı'nda Atatürkçü olmayan herhalde bir tek biz varız" demeye sevkeden küfürler) derhal
tutuklanmalarına yeterdi de artardı bile. (3) Ben Gezi Parkı direnişinin başından değil, ilk haftasından da değil, bugününden, 15-16 Haziran'ından bahsediyorum.

BİRİLERİ CUMHURİYET TARİHİNİN EN KİTLESEL EYLEMİDİR DEYİP DURSUN

BU ÖLÇÜLER İÇİNDE, aşikâr olan, bütün saldırganlık ve şiddet insiyatifinin eylemcilerden geldiğiydi. Artık Taksim'e ulaşmak ve tekrar işgal etmek diye bir umutları da yoktu; sadece ve sadece, nerede ve ne ölçüde olursa olsun polisle çatışmak istiyorlardı. Belki bir kısmı için bu, AKP'yi devirmek gibi bir hedefe bağlıydı; bir kısmı içinse, kendini (1848 veya 1870-71 misali) "barikatlardaki bir özgürlük savaşçısı" gibi hissetme arzusundan kaynaklanıyordu. Ama ortada somut, anlamlı ve ulaşılabilir hiçbir siyasi hedefin kalmadığı ve eylem için eylem, çatışmak için çatışmak arzusunun öne çıktığı son derece belirgindi. İsteyen, "bu Cumhuriyet tarihin en kitlesel eylemidir" diye yazıp dursun. Belki gerçek olan, bu gençlerin kendilerini öyle bir "tarihsel ân ve aksiyon" içinde hissetme özlemidir. Elle tutulur olan şu ki, sokağa yalnızca hırslanmış bir öfke ve nefret ile belki bir kahramanlık ve macera hissi hükmediyordu.

KOL KIRILIR YEN İÇİNDE KALIR ANLAYIŞINDAN BIKTIM

Biliyorum ki bunları çıkıp söylemem ve yazmam, şimdi gene bir tepki dalgasına yol açacaktır. Aldırmıyorum. Ben bıktım artık. Bir solcu ve bir demokrat olarak, on yıllardır sol adına söylenen yalanlardan bıktım. "Kol kırılır yen içinde" anlayışından bıktım. Bütün oportünist faydacılıklardan bıktım. Geçmişte ve bugün, benim kendi kuşağımda ve şimdi kuşaklarda, maksimalist boyölçüşmeci,
saldırgan ve şiddet kullanan kesimlere "masum gençlerdir" veya "barışçıl protestoculardır" veya "meşru savunma halindedirler" diye kol kanat germekten bıktım -- vakti zamanında bana ve bizlere kol kanat gerilmiş olmasından da, şimdi başka gençlere kol kanat germeye çağrılıyor olmaktan da bıktım ve utanıyorum. Günlerdir okuduğum "polisin inanılmaz vahşi saldırıları" teranelerinin (ki yok
böyle bir şey; polis kullanabileceği şiddetin belki en fazla yüzde 10-15'ini kullanıyor) yanı sıra, eylemcilerin şiddetinden zerrece bahsedilmemesinden bıktım ve utanıyorum. Sürekli kriz ve sürekli çatışma mantığıyla her türlü şiddeti davet edenlerin, sonra da "anne polis beni dövdü" havasıyla himaye
aramasından (ve bazılarının da solculuk gereği veya iktidar düşmanlığı gereği onlara bu himayeyi sunmasından) da bıktım ve utanıyorum.

TÜRKİYE'DE MUHALEFET VE SOL NAMUSLU OLMADIĞI SÜRECE..

Ben bu satırları yazarken Başbakan Erdoğan da Kazlıçeşme'de hep aynı kibir ve nobranlığıyla konuşmuş; üstelik MHP'yi (veya tabanını) da yanına almış;
bir çeşit fiilî Milliyetçi Cephe oluşturmuş. Yapar, yapmıştır. Tek el şaklamaz. Kim itti onu o noktaya? Krizi Erdoğan başlattı; ikinci hafta boyunca sürdüren ve hele 15 Haziran Pazar sabahından itibaren bu kutuplaşmayı özellikle davet eden de, ister "sol" deyin, ister Taksim Dayanışması, ister protestocular-eylemciler, işte onlar oldu. Hükümet demokrat olsun; peki. Ya muhalefet? Acı olan şu ki, Türkiye'de önce muhalefet (ve sol) demokrat olmayı ve dürüst olmayı ve namuslu olmayı öğrenmedikçe, iktidarı ve bütün toplumu demokratlaştıramaz

6.17.2013

Diktatör



Gezi Parkı eylemleri nedeniyle üzülerek görüyorum ki çoğunluk muhakeme yeteneğini kaybetmiş halde. Kalıpların dışına çıkıp düşünmek isteyen çok az insan var. Herkes mikrofonların önünde edilmiş iki cümlenin peşine takılmış gidiyor. Kimse sorgulamak istemiyor. Kamplara bağlılık artmış durumda. Tartışma öfkeye, dostluk kine, ideoloji düşmanlığa dönüşmek üzere... 20 gündür biber gazları, coplar, taşlar, sopalar, tekmeler, TOMA'lar, maskeler, çadırlar, tweet'ler, SMS'ler, pankartlar, dövizler, sloganlar konuşuyor ama AKLIN sahne aldığı yer çok az...
Neden böyleyiz bilemiyorum...
Tartışıp ortayol bulmayı, birbirimizi anlamayı, empati yapmayı beceremiyoruz. Birbirimizi yok edemeyeceğimize göre geriye bir tek AKIL kalıyor...
Kaderimizi birlikte yazmak kalıyor...
Ama buna da itirazı olan çok!
"Türkiye'yi Türkler yönetsin" diyorum, bir çuval mesaj!
Bu sınırlar içinde yaşayan birinin buna bile itirazı olacağı hiç aklıma gelmezdi!
Sınırlar bile bizi birbirimize bağlamıyorsa, durum hiç de iç açıcı değil demektir!
Özellikle bazıları durumu anlamak yerine ortalığı ateşe verme amacında! Dertleri memleket falan değil...
Varsa yoksa ERDOĞAN gitsin!
Neden?
Bilmiyor...
Peki Erdoğan gitsin de kim gelsin?
Cevap yok!
Koskoca Türkiye'nin düşürülmek istendiği durum bu! Kaos, terör, çatışma ve demokrasi dışı müdahale...
Sandıkta gitmeyen Erdoğan belki böyle gider!
Anlamasalar da yazacağım...
Bakın bir süre önce IMF eski Başkanı Dominique Strauss-Kahn'ın, NewYork'ta kaldığı bir otelde temizlikçi kadına tecavüze kalkıştığı gerekçesiyle başı derde girdi. Gözaltına alındı.
Kendini anlatmakta pek başarılı olamadı. Fransa'da Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sarkozy'nin en büyük rakibi olmasına rağmen hakkında her gün bir TACİZ haberi ajanslara düştü! Adam resmen yürüyen bir SAPIK haline gelmişti!
Gittiği yerde KADIN varsa taciz kaçınılmazdı artık! Çünkü ALGI böyleydi! Tecavüz girişimi olayı tırmanınca mahkeme safhası başladı.
Kamera kayıtlarından yola çıkılarak KAHN'ın koridorda "iki erkeği üstüste koyup dövecek kadar güçlü" bir siyahi kadını sürükleyip odaya attığı iddia ediliyordu!
Ve bütün dünya da bu olayı medyada yansıtıldığı şekliyle kabul etti!
Kimsenin aklına "Yahu adam 3 bin 500 dolarlık odada kalıyor! İstese kadın mı yok?" sorusunu sormak gelmedi!
Ezber devreye girince akıl uçup giderdi!
İLETİŞİM böyle birşeydi!
Oysa Kahn, BARONLARIN tıpkı Kemal Derviş gibi büyütüp yetiştirdiği bir isimdi!
Görevi hedef ülkeleri çökertmekti! O ya da işaret ettiği biri ilgili ülkeye operasyon yapmak için para alıyordu! Türkiye bu operasyonların CENNETİ olduğu için buralara çok yetenekli isimlerin gelmesine gerek yoktu! Zaten burada DARBELERİN sponsorluğunu yapmış PATRONLAR hazır bekliyordu! Kahn ve Derviş gitmesi gerektiği için gitti!
Çünkü artık Rothschildler'in taşıdığı BAYRAK özellikle Amerika ve Türkiye'de yere düşüyordu! Rusya'da daha PUTİN göreve gelir gelmez yerle bir olmuştu!
Obama-Erdoğan-Putin, Londra'ya çökmüş bu aileden ve kollarından kurtulma savaşı veriyordu. İTTİFAK bunun içindi! Rusya temizlense de Amerika ve Türkiye hala tehdit altındaydı. İngiliz ve Hollanda KRALİYET aileleriyle birlikte birçok SOYLU ismin parasını yöneten bu GÜÇ özellikle savaşı İSTANBUL'a taşımak istedi!
Çünkü burada karşılarında bir tek ERDOĞAN vardı. Laiklik karşıtı bir DİKTATÖR olarak gösterilmesi bu yüzdendi!
Erdoğan "Diktatör" algısı yaratılarak götürülürse Obama ve Putin ORTADOĞU'da birşey yapamazdı! Bütün plan buydu! Bu nedenle KÜRESEL REKLAM ŞİRKETLERİ ve İstanbul'daki uzantıları topa girdi! Bazı ajanslar gece mesaisi yaptı! Amaç AK Parti'yi değil Erdoğan'ı götürmekti! Çünkü daha önce defalarca yazdığım gibi Erdoğan PARANIN EFENDİLERİ için tehlikeliydi!
Onları dinlemiyor, dümen suyuna girmiyordu!
Baronların sahne önündeki adamı SOROS daha önce "ÇİÇEK" ismi taşıyan birçok DEVRİM provasıyla ortaya çıkmıştı!
İstanbul'da da TWEET darbesiyle yüzde 50'yi sileceklerdi!
Oyun buydu! Ama tutmadı!
İngilizler'in ve Rothschild ailesinin YAŞAMAK için bırakmak istemediği Ortadoğu'dan çıkmanın zamanı gelmişti!
250 yıllık EFSANE çökecekti! Kolay iş değildi! Bunu da ne Obama ne Putin yapabilirdi! Sadece Ankara ve Erdoğan'ın katkısıyla yeni dünya kurulabilirdi! Bu nedenle zeka dolu pankartları hazırlayan arkadaşlar ERDOĞAN dışında kimseyi HEDEFE koymuyordu! Koyamazlardı!
Çünkü Londra'nın içerideki baronlar üzerinden dağıttığı rol böyleydi! Masum bir şekilde yürüyen insanlar da bu oyunu görmüyordu! Bu nedenle Erdoğan'dan sonraki senaryo saklanıyordu!
Londra'nın yaşayabilmesi için KÖRFEZ'den ve diğer ARAP ülkelerinden paranın oraya akması lazımdı! Biz laiklikle, içkiyle uğraşırken adamlar buna kafa yoruyordu! Biz ezberletilen davranışlarla tepkimizi koyarken gerçeği ıskalıyorduk...
En büyük korkuları İSTANBUL'un FİNANS MERKEZİ olmasıydı. Bu gerçekleşirse para Londra'ya değil de Fatih'in fethettiği şehre yağacaktı!
Eğer Ankara'nın Cumhuriyet'le bir sorunu olsa finans merkezini "ATAşehir'e" taşır mıydı! Her zamankinden daha fazla AKLA ihtiyacımız var!
Erdoğan giderse 50 yıl geriye gideceğiz.
Bunu size söylememezler ama kısa sürede bölüneceğiz!
Son 10 yıldır TÜRKLER'in başkaldırışı onlar için unutulacak bir mağlubiyet değil...
Bu nedenle fırsat buldukları an TÜRK olan ne varsa kazınacak! Milli duruş sergileyen herkes fatura ödeyecek!
Bunu istediğinizden emin misiniz?
Karlofça'dan beri ilk kez TÜRKLER sahnede!
"Bu kimi rahatsız eder?" diye bir düşünün! Bosna'dan Kırgızistan'a kadar olan hatta TÜRK BAYRAĞININ dalgalanması kime huzursuzluk verir?
Kaybedersek dünya eskisi gibi olacak!
Aynı aileler tarafından yönetilecek!
Ama kazanırsak, tarih TÜRKLER'i tekrar altın harflerle yazacak!

NOT 1: Sayın Bahçeli, Gezi Parkı eylemleri nedeniyle ülkücü gençleri sokağa bırakmasa da CUMHURBAŞKANLIĞI seçimlerinde Erdoğan'ın karşısındaki isme destek verecek!
NOT 2: Erdoğan, eylemlerin arkasındaki isimleri üstü kapalı açıkladı! İkinci raund yakında. Bu zaferi kazanmadan Türk'e rahat yok! Bunu sakın unutmayın.

ERGÜN DİLER

6.16.2013

Başbakanı Asacağız, Haydi Sen de Darbeye Gel!!!

   

   Neyin kafasısınız siz? Hedefler daha açık ve net bir dille medya ile bir kez daha paylaşıldı.

   Yazılacak şey çok da bunlarla yetinelim.

  -Askeri darbe yapılacak. Asker göreve!

  - Eğer ilk günlerde bu başarılamazsa diğer plana geçilecek.

  - Tatatataamm! Nurtopu gibi bir sivil darbe yapılacak.

  -Yemedi ya la halk. Bir kısmı yeter. Bütün dünya bizi konuşuyor.Siz gençlere uzatmaları için gaz verin, biber gazı da Tayyip'den. Ohh ne güzel. Saldırın..

  - Yorulmak yok. Halk sokaklardan evine girmeyecek şekilde fitlenecek. Medya arkamızda hiç merak etmeyin.

  -Sürü psikolojisi candır. Yalan, yanlış twitter, face, tv , blog kullanımına devam.  Koskoca bakanlarımız neler uydurup yazıyorlar. Hiç birşey olmaz. Sakın korkmasınlar. Arkalarında koca koca avukatlarımız var.

  -Aydınlarımız! halkı gaza getirmeye devam edecek. Mehmet'in bıraktığı iş yarıda kalmayacak.

  - "Tayyip Erdoğan'ın finali Adnan Menderes'in finali gibi olacaktır. Savaş bizim ve kazandık."

 - Tayyip'i indirip hemen demokratik haklar yerine getirilecek.

 - Önce idam yasası geri gelecek. Tayyip ipte sallandırılacak.

  -Abdullah Öcalan mı? Yok canım, idam yasası kaldırıverin. Aa ne kadar gerici bir zihniyet. İdam yasası falan.

  - Başörtüsü de neymiş. Her gördüğünüzün kafasından çekip alacaksınız o lanet şeyi.

  -Üçüncü köprü ,havalimanı falan iptal. Sakın o da ne öyle? Boşa para harcamak. Pehh..

  - Taksim'e Tayyip'e inat ucubeler dikilecek. Heh heh. O ağaçlar hiç bu sanatın yanına yakışmış mı? İndirin.

  - Ohh ne güzel eskisi gibi borçlarımız da var. Kıçımızı kaldıramayız bir daha. Ay ne rahat bir koltuk böyle.....

6.15.2013

Gezi Parkı Perde Arkası Hakkında Komplo Teoriler


  Son olaylar yeniden siyasete gönül vermem için bana büyük bir baskı yapıyor. Gönül vermekten kastım bol bol kitap okuyup komplo teorileri kurmaya yeniden başlamak. Ah çok özlemişim. Şu an ancak temel sorular üzerinde durabiliyorum. Bazılarının cevapları bile yok. Dolayısı ile oturaklı bir yazı yazmak için zamana ihtiyacım vardı. Bir de nedense konuşmak daha kolay geldi. Haberler, köşe yazıları birer birer okundu ama sıra yazı yazmaya gelince hiç  içimden gelmedi. İlk zamanlarda yazdıklarım hariç tabi. Onlarda haklı sükunet çağrıları idi.

  Fakat gelişmeler ve üzerine yazılan yazılar o kadar detaylı ki. artık temele gerek kalmadı. Mesela Merve Şebnem Oruç'un yazılarını okumanızı tavsiye ederim. Güzel, ilginç teoriler.  Farklı yazılarından bir kaç alıntı yapayım;

  31 Mayıs’tan bugüne son iki haftada yaşadığımız olaylar hafızalarımıza öyle veriler kazıdı ki, bunları önbellekten silmek mümkün olsa da, tamamen yok etmek imkansızmış gibi görünüyor. Toplumda uzun süredir var olan kutuplaşmalar o kadar keskinleşti ki, olanları hiç yaşanmamış farz etmek de pek mümkün değil. Aileler birbirine düştü, akrabalar birbirine düştü, dostlar-arkadaşlar düşman oldu. Kısacası, Türkiye içindeki sosyal hayat değişti, sıkışan fay hatları bir depremle yeni yerlerine oturdu. Bir ülkenin ne kadar kısa sürede savaşa müsait bir ortama dönüşebileceğinin, birlikte yaşayan insanların bir anda birbirini öldürmek isteyebileceğinin mini bir öngösterimini yaşamış olduk.

 Suriye muhalifleri ve Türkiye’nin Batı’nın dayatmalarına karşı dik durarak sonuç almayı başardığını öngörmemizi sağlayan bir diğer gelişme, Erdoğan’la Gezi Parkı temsilcileri arasında üç saat süren toplantının sonucunda önce ‘yargı’, sonra ‘referandum’ kararının çıkmasıydı. Erdoğan, irrasyonel görünen iki hafta önceki sert söyleminden vazgeçmiş ancak halk iradesinden vazgeçmemişti. Bu aynı zamanda, yerel yönetimleri güçlendirmeye yönelik adımların ‘de facto’ olarak alınması, yani Erdoğan’ın hiçbir hedefinden sapmadığı anlamına gelmekteydi.
 İngiliz The Economist dergisinin kapağında Erdoğan’ı bir Osmanlı Sultanı olarak resmettiği dünkü sayısı, bana göre, Orta Doğu’daki bu yeni dalganın neden olduğu korkunun bir göstergesi niteliğindedir. Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı 1916 Sykes-Picot Antlaşması’ndan beri ilk defa bu kadar güçlü ve Orta Doğu’ya entegre bir Türkiye gören Avrupa’nın bilincindeki paniği kapağına taşıyan The Economist, bu bağlamda gayet açık davranmış gibi görünüyor. Esad’ın düşüşü ile beraber, Suriye’deki dostları aracılığıyla İsrail’e dolaylı bir sınır komşusu olacak olan Türkiye, bugün üstelik, ‘One Minute’le, Mavi Marmara’yla cesur çıkışlar yaptığı günlerden daha güçlü durumdadır. Dünyanın kanını emen kenelerin oyunlarına kendi iradesiyle çomak sokan yeni Türkiye’nin başbakanının oyun dışı bırakılmaya çalışılması, bu perspektiften bakınca beklenen bir davranış gibi görünüyor. Bunu ellerindeki muazzam medya ve manipülasyon gücü ile başarmaya çalışmaları elbette şaşırtıcı değil. Erdoğan’ı açıkça, gelecek seçimlerde AKP liderliği ve yetkilerini Abdullah Gül’e devretmeye çağırma küstahlıklarıysa, aslında bu oyunda final sahnesinin yaklaşmakta olduğunun net biçimde işaret etmektedir.
 Pakistanlıların hilafeti kurtarmak için gönderdiği parayla, kadınların kollarından çıkarıp gönderdiği altınlarla kurulan bir İş Bankası’nın öyle böyle değil, çok büyük ihanet olduğunu görmek bugün artık daha kolay...

         http://mervesebnem.com/


        Yer yer kendi yorumlarımla (ki bazı yazılar için buna hiç gerek olmuyor) alıntılar yaparak post yazmaya kararlıyım. 

        NOT: Eylemcilere bir soru; (Bilhassa Mehmet Okur, Mehmet Ali Alabora zihniyetinde olanlara..)

            -Bi-tarafım. Bertaraf mı olacağım şimdi? Duyamadım?

       
     .

6.05.2013

Tayyip dönmeden ülkeyi sakliyoruz beyler!




Yaran bir inci sözlük başlığıdır ve yapılan plan şu şekilde anlatılmaktadır;

''tayyip dönmeden ülkeyi sakliyoruz beyler''

biliyorsunuz tayyip yurt dışı gezisine çıkıyor, perşembe gününe kadar da dönmeyecek. biz de bu süreden yararlanarak türkiye'yi elele vererek başka bir yere taşısak ya ? böylece geri döndüğünde bizi bulamayacak, rahat edeceğiz. hem sorun çıkarıp duran tüm komşularımızdan da kurtulacağız...

benim fikrim şöyle; bu gece saat 21.00 gibi herkes bir omuz verecek, ülkeyi akdeniz üzerinden yavaşça cebelitarık boğazı'ndan geçireceğiz. sonra panama kanalı üzerinden geçirerek and dağları'nın arkasına saklayacağız...baktık ki, gördü ( adamın boyu 1.85 beyler, ayaklarının üzerinde hafifçe yükselse bizi görür ) bu sefer o gelesiye kadar başka yere taşıyacağız.

not: aranızdan "lan cebelitarık'tan, panama kanalı'ndan nasıl geçirçez koca ülkeyi, sığmaz ki olm" dediğinizi duyar gibi oluyorum, hayatınızda hiç yatak, büyük sunta taşımadınız mı lan siz ? yüklenip dik duruma getirip öyle geçireceğiz. 

1. bazı panpalarımın cebelitarık'tan geçerken hatay ilinin zarar görmemesi için önerileri var, dikkate alınacak.
2. kıçtan takma renault marka motor takılması önerisi var, değerlendirilebilir..
3. "100 yıllık ülke, çizilmesin sağı solu" diyenler için de önlemler alındı. ( geyik nakliyat ambarından eşya sardıkları eski yün battaniyelerden aldım, sararız hiç bişi olmaz )

EKŞİ SÖZLÜKTEN ALINTIDIR! 

 Gördüğümden beri gülmekten yerlere yattığımız entry.  Hani öyle okudukca değil, hatırladıkca sırıtmaya başlayarak, alıntı yapmaya ve kahkahalara boğulma sebebimiz oldu kendileri. En sonunda da benim değişmez klasik repliklerim; 

  -Adamın hayal gücüne hayran kaldım ya. 

Kendilerini tebrik ediyorum. Güzel bir zeka, ince bir espri kabiliyeti. Umarım bunu güzel bir şekilde kullanıyor veya kullanıcaktır.

  Sizinle de paylaşmadan duramadım.....

6.04.2013

Vialand ve Gezi Parkı İçin Küçük Bir Not

 Hafta sonu Vialand'e uğradık. Tema Park daha açılmamış. Avm'yi açmışlar. Üstelik açmamaları gerekirken açmışlar. Bu izinleri nasıl ve nereden almışlar çok merak ettik açıkcası. Şikayetimiz de yaptık. Buyurun görsellerle anlataym bu vahim durumu sizlere.


Avm açık konumdayken ve içeride yüzlerce insan varken asansörler yapılmaya çalışılıyordu..


Kablolar, kablolar....

Cam tuzla buz olmuş, konumun yüksekliği ortada zaten...

Burada yüzlerce çocuk var. Bu ne hal?

Acaba yeri orası mı?




Otoparktan bir görüntü. Elektrik kablasu dışarıda sallanıyor, zemin ıslak. Bu görüntüleri arabadan çektim gördüğünüz gibi.






Otoparktan çıkış bile bu halde..





Avm içinden asansörler.


Avm içinde ki derzler  daha kapatılmamış..



 Avm'nin mimarisini ve açık hava oluşunu çok sevdim. Gayet ferah. Bana İzmir'de ki bir Avm'yi hatırlattı. Ama adını bir türlü hatırlayamadım.

 Sağduyulu, oyunlara gelmeyen, gerçekten ağaçları korumak isteyen bir Türkiye dileğiyle... Gerçek aktivistlerimize ise kolaylıklar diliyorum. İşiniz çok zor...


6.02.2013

Gezi Parkı


 Her şey bir yere kadar ama gazetelerde, haberlerde,sosyal ağlarda bunları gördükçe çılgına dönüyorum. Asıl o zaman kafa göz dalasım geliyor. Hem onlara hem de bizim büyük büyük gazetelerimize bu haberleri, onların  uşakları kıvamın da verdikleri için. Güya kafa tutuyorlar. Lan sen kendi hükümetine kafa tutup eleştirdiğin gibi,  Amerika'ya zırta pırta hepsine aynısını yapacaksın. Ne demek mi?    
 Vatandaşının yanında olan büyük gazetemizin haberine buyurun. Lafım sadece bu gazeteye değil. Devamlı bu gazeteyi okuduğum için yanlışı kaldıramıyorum..  


      Beyaz Saray, Taksim Gezi Parkı'ndaki olaylarla ilgili Türk yetkililere "itidal" çağrısında bulundu. 

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Laura Lucas tarafından yapılan açıklamada, barışçıl halk gösterilerinin demokratik ifadenin bir parçası olduğunu belirtildi. Açıklamada, "kamu otoritelerinin sorumlu ve itidalli davranmalarını bekliyoruz" ifadesi kullanıldı.



  Sana ne ? Benim ülkemde ki, demokrasiden sana ne? Biz kendi çapımızda her zaman yaptığımız gibi hallediyoruz!! Benim ülkemde ki, insanlar terör yüzünden şehid olurken demokrasin nerelerdeydi ? İtidal çağrısıymış. SEN BENİM İÇ İŞLERİME KARIŞAMAZSIN!!!

  Bütün ülkeler birden bize destek olmaya başladı .Hepsi de kılını kıpırdatmayan ..... . Kusura bakmayın ama haber kanallarının vs. bu saçma sapan şeyleri tepkiyi bırakın, kabullenerek vermelerini hiç ama hiç kaldıramıyorum.Nasıl bir habercilik anlayışı. Haa, bir de bunları marifet zannedip her türlü sosyal ağda paylaşanlar var ki, neyi savunduklarının farkındalar mı, yoksa...? Bence ezber. Az daha aklınızı kullanın. 
İÇ İŞLERİNİZE KARIŞTIRMAYIN!!!

  Not: Bu ülkelerin bu lafları, gazları hayır değil. Şimdiye kadar görmedik. Ona göre. Herkes kendine çeki düzen versin.Kitle halindeyken ufak bir kıvılcımın nelere kadir olduğunu tüm dünya bilir. Zamanın da çok çekmişiz. Aman dikkat.. (Sadece vatandaşa söylemiyorum burada.Herkes ayağını denk alacak!)





5.27.2013

Çığlık Odası

  Hayatım da olmasını istediğim en güzel şey (maddi olarak) bu olsa gerek. Çok çok güzel olurdu.

  Şöyle anlatayım. Herşey yine birikmiş,bunalmışsınız, sessiz çığlıklarınızın beyninizde ki yankısı bile yetmez. Boşlukta bağırdığınızı hayaletmniz yetmemeye başlar eninde sonunda. Kaçarı yok.

  İşte bu durumlar için, her eve ufak, ses geçirmez, duvarları ve yerleri acıtmayacak, şekilde döşenmiş ve en önemlisi (kesinlikle) penceresi olmayan bir oda. Sinirlendin, moralin bozuk, sıkıntıdan patlayacak duruma geldin, beynin buharlaşmak üzere, ne sessiz çığlıklar, ne de akıttığın gözyaşları işe yaramadı mı gireceksin odaya nefesin tükenene, yığılıp kalana kadar bağırıp çağıracaksın. Kimse duymadan. Ne bir komşun duyup, laf söyleyecek, ne  bir çocuk korkup ağlayacak, ne de her şeyi yavaş yavaş anlamaya başlamış bir gencin hayatla ilgili korkularını perçinleyeceksin.

  Bence tüm insanlığa lazım olan bir oda. Sadece her eve değil, ofislere, holdinglere de lazım.

Kapanış eğlenceli olsun bari dedim :)

Mini Bir Merhaba Postu ve Dizi Tavsiyesi

 Merhaba! Artık sızlanmak istemediğimden yazamasam da, hala istediğim gibi yerleşebilmiş değilim. Sürünme durumu mevcut. Yakında to...