3.29.2013

Araf (Elif Şafak)


Önce Elif Şafakla olan ilişkimizden bahsedeyim. Bizimkisi klasik yazar-okur ilişkisi  başlamadı eyy okur.

Ömrümün 1. sınıftan 4. sınıfa kadar olan kısmı, önüne gelen her kitabı yalayıp yutan okuma bağımlısı şahsiyet, bir annenin ''tv izlerken insanlar ne kadar yediklerini anlamıyorlarsa, sen de kitap okurken ne kadar elma yediğini bilmiyorsun. Günde kilo ile elma yiyorsun'' canhıraş feryatları arasında geçti. Sonra tarih anlatan romanlar okumaya başladım. Daha çok tatmin oldum. 8. sınıfa kadar böyle gitti. Tabi romanlardan, tarihi vesikalarla anlatan yazarların kitaplarına geçiş yapmış, o da yeterli gelmeye başlamış, dolayısı ile değişiklik aramaya da başlamıştım. Tarihi bilgim harikulade, herhangi bir sözü vesikalarla çürütecek durumda olduğumdan falan değil. Kafamda çizdiğim noktalardan noktalara çizgi çekilmiş, boşluklar doldurulmuştu. Bu sırada İnkılap hocası tarih kitaplarını okuduğumu görünce ''Bari romanlarını oku'' diye büyük destek olmuş adamdır!  Kısacası bu dönemde fazla roman okumadım. Harry Potter serisi hariç tabi ki de. :)

Bu dönemden sonra da, roman okumayı değil kıyısından, köşesinden bile bilmediğim başka bir denize atladım. Siyasete. Bir çok siyaset kitabı okudum.  Ajan olmak en büyük hayalimdi. Siyasal ve gazetecilik rüyaları ile son buldu. Dönem siyaseti, yakın tarihte siyaset olarak ayırmıştım. O dönemler Kurtlar Vadisi zirvede, müthiş bölümler çekiyor. Bir taraftan nereye laf soktuklarını bulmaya çalışmak, bir taraftan aşk derken hiç kaçırmadan izliyoruz. Sonrasında Sağır Oda var. Bunlar dönem siyaseti. Bir de Köprü var. Yakın tarih siyaseti. Her bölümünü izlemesem de, hiç fena değildi ama filmi herhangi bir bölümünden daha vasattı. Anlayacağınız üzere siyaset kitapları ile aram çok iyiydi. Romanlardan etkilenmediğim kadar onlardan etkilendim. Öyle yazarlar, öyle saçmalıyorlar ki. Sağ sol çatışmaları, o kadar gencin ölmesini hala ama hala tek tarafa çekerek anlatmaya çalışan yazarlar kafayı yedirtir mesela. Saçmadır aga saçma. Yanlışmış yapılan işte. Bütün çocuklara yazık olmuş. Ama hala daha dönem dizilerin de bile bu saçmalıkları bulabilirsiniz. Solcu diye sağcılar, sağcılar diye solcular kötü gösterilir vs. O dönemlerde hiç ama hiç kabullenemedim bu durumları. Hala da kabul ettiğimi söyleyemem. Kafanı gömdüğün yerden çıkaracaksın kardeşim. Öncelik bu.

Bu siyaset üzerine eğilimim, Soner Yalçın'ın bir kitabı üzerine sonlandı. Döneminde, geçmişin de, bilmem kimin gizli günlüğü yayınlanmadı sadece bu kitap da diye yazılan kitaplar, çelişkilerle dolu, çamur atacak bir şey kalmayınca ayy çok dağınıktı diye itham ettiği cumhurbaşkanının üzerine seri halinde kitap yazan gazeteciler vs. Geldiğim noktayı kardeşimle aramda geçen mesajlaşma ile anlatayım:
 -Abla, siyaseti tanımlar mısın?
 -Kimin elinin kimin cebinde olduğu anlaşılamayan, örgüsel, örgütsel, karmaşık zihniyetli yapı.
 -Çocuğa nasıl anlatayım ben bunu! :D

Bu uzun aradan sonra yine yeniden romanlar okumaya başladım. Elif Şafak'a ise, Aşk kitabında malum Mevlana Hazretlerini anlatıyor. Ancak arkadaşımdan aldığım bilgiye göre bizim diye sahiplendiğimiz büyüğün kitabını yazmak için, yabancı kaynaklar kullanılmış. Tabi benim tepem attı. Bizden iyi mi anlayacaklardı, bileceklerdi. Keza çok iyi bir araştırma yapmış olsalar, tüm doğruları almış olsalar bile, kendi araştırmalıydı dedim. Hala kızgınım zatı alilerine. Ama artık aklımda bir soru işareti var. Acaba bunu yapmasına sebep ne oldu? Çünkü, tüm ön yargılarımı yıkıp Araf adlı kitabını okudum. Ve çok beğendim.

 Kitabın çok iyi bir kurgusu,her insan gibi karakterlerin arafta ki halleri. Ve o karakterlerin kendinize ne kadar yakın olduğunuzu hissettiğiniz dönemler. Herkes, sonundan çok etkilenmiş. Evet çok etkileyici idi. (Okumayan vardır diye söylemiyorum.) Fakat manik depresif olan hastaların ciddi manada psikiyatrisle zaman geçirmeleri ve lityum kullanmaları gerekiyor. Ben sonucun böyle olacağını tahmin ediyordum ve böyle olmasaydı abes gelirdi. Ama evet muhteşem bir sondu. Okumayanlara, benim gibi geç kalmışlara tavsiye ederim. Elif Şafak okutur kendini, o yüzden okunur. :)

 Kitaptan not aldığım ufak bir alıntı: Her bir nokta, peçetenin üzerinde usul usul dağılıyor, dağıldıkça büyüyordu. Şu hayatta başkalarının gözünde daha görünür olmanın yolunun, özden mümkün. olduğunca uzaklaşmak anlamına geldiğini kanıtlarcasına.

Not: Siyah Süt'ü de okudum. Kısa zamanda onu ve Durulamayan Bir Kafa'nın postlarını girmeyi düşünüyorum. Fotoğraf google görsellerden alınmıştır.

3.24.2013

Koca Kafalı Bebekler (Blythe in Dolls)

  Önce Etsy'de gördüm bu bebekleri. Bak bak doyamadım. Sonra google koca kafalı bebekler yazdım. Oradan çıkan görselleri de topladım. Oradan da fiyat görmeye Ebay'e uğradım. Alacağımı aldım oturdum yerime :) Bunlar da bayıldığım koca kafalı bebekler. (Dediğim gibi görseller ebay,etsy ve gooogle görseller'den alınmıştır.)

   Bu bebeklerin asıl adı ise ''blythe''. Arama yapacak olursanız işinizi kolaylaştırayım.




 
   Nasıl sevimliler ya. Kıvırcık saçlar, cool haller. Hepsinden birer tane olsa hayır demem. O kadar çok beğendim anlayacağınız.


   Nasıl bişeysin sen. Çizmelerine ya da tozluklarına kadar benim ol, benimm.











  Anlayacağınız üzere, başlarında ve vücutların da örgü şapkalar bulunan koca kafalı bebeler etsy'den alıntı. Eğer bebek alan olursa çok tatlı kıyafetleri etsy'de olduğu gibi ebay'de de mevcut.

l

  Şimdi de gelelim bu beğendiğimiz bebelerin fiyatına. Yine ebay kaynaklı konuşacağım. Ben çok araştırma yapadım. Ama 120 dolarcıklardan başlayıp 580 civarında tatlı tatlı bebeler tuzlu tuzlu fiyatlar gördüm. Tabi bebek haketmediğinden değil. :)

3.23.2013

Bizi Rahat Bırakın-2- (Savaştan 10 yıl Sonra)

  Bir önceki yazımın devamı niteliğinde, savaşın gerçek tanıkları, yaşamları,acıları,umutları....

 

SURU


VÜCUT, TEDAVİYİ KABUL ETMEDİ

Suru sekiz yaşında. Üç tane kız, dört tane erkek kardeşi var. Kerkük’te doğdu. Üç yaşında evde oynarken, dışarıda bomba yüklü bir araba patladı. Bomba yüzünden evin enerji ihtiyacını karşılayan yakıt tankı da patladı. Kızın bütün yüzünü alevler sardı. Ciddi şekilde yaralandı. Tedavi için Süleymaniye’ye götürüldü ancak Süleymaniye’de tedavi edilemedi. Bunun üzerine Amman’a getirildi. Vücudunun çeşitli yerlerinden parçalar alındı ve yanmış yerlerine dikildi. Küçük kızın vücudu bu tedaviyi kabul etmedi ve yapıştırılan parçalar döküldü. Suru hayvanlardan hoşlanmıyor, bebeklerle oynamayı çok seviyor. Arkadaşlarını çok özlüyor. 

 

ATİMA KHAHTAN ADNAN




ŞİMDİKİNİN AKSİNE ÇALIŞKAN VE HAYAT DOLUYDUM
Öğle uykusundaydık büyükbabamın evinde. Evin arka tarafında petrol dolu bir varil isabet almış. Patlamayla beraber kıyamete uyandığımızı sandık. Kız kardeşimle hemen dışarı attık kendimizi. Annem bu kadarını bile yapamadı; üzerine düşen pencerenin altında kaldı, oracıkta can verdi. Ninem öldü. Kız kardeşimle beni hastaneye yetiştirdiler. Kurtulmasına kurtulmuştu kardeşim ama durmadan dua ediyordu, bir an önce ölüp acılarından kurtulmak için. Ardından doktorlara, hemşirelere, hastabakıcılara, herkese yalvarmaya başladı. Bir iğne, onu hemen orada kurtaracak, hayatına son verecek bir iğne için yalvarıyor, çığlık atıyordu. Hayatta kalırsa ıstırabının daha da artacağını biliyordu. Tereddütsüz cevap verdiler yakarmalarına; bir iğne hemen durdurdu kanlar içindeki kız kardeşimin kan dolaşımını, kurtardı acılarından.

Amerikalılar geldi bir süre sonra. Tedavimin devamı için memleketlerine götürdüler beni. Gördüğünüz gibi ben artık yaralı bir insanım, 14 yaşımda. Hayatımın sonuna kadar bu yaramla yaşayacağım. İçimdeki yaraysa sonsuza kadar benimle kalacak. Beni bir an bile bırakmayacağını hissediyorum. Bütün bunları biliyor ve kabulleniyorum ama sinir sistemim çok hassas; başıma gelenlerle mukayese bile edilemeyecek küçücük bir aksilik bile artık psikolojimi alt üst etmeye yetiyor.

Eski, mutlu günlerimi hatırlamadan edemiyorum. Şimdikinin aksine çok çalışkan, hayat dolu bir insandım. Arkadaşlarımın evlerine gider, bir anımı bile boş geçirmezdim. Artık hiç keyfim yok, umudum ya da beklentim de yok. Erkek kardeşlerim kaldı. Üç erkek kardeş. Hepsi öğrenci. Bana olan oldu. Bundan sonrası için hiç bir diyeceğim yok. Gene de bir şeyler söylemek gerekirse sadece barış dileyebilirim. Kardeşlerim için, bütün insanlar için barış. Artık kimse savaşmasın, ölmesin, yaralanmasın. 

 

HAYAT MUHAMMED NASIR




İSTEKLERİM NEREDEYSE GERÇEK OLMUŞTU
Irak’ın Al Anbar şehrindenim. İlkokuldan sonra okulu bıraktım. Savaştan hemen önce de evlendim. Evimle ilgilenmeyi, temiz ve düzenli bir yuva kurmayı, çocuklarımın olmasını ve onlarla vakit geçirmeyi, onları besleyip büyütmeyi hep istemişimdir. Özellikle de yemek yapmayı çok severdim, her türlü yemekte de çok iddialıydım. Bütün bu istediklerim neredeyse gerçek olmuştu. Üç aylık evliydim, güzel bir evim vardı. Ev işleriyle uğraşmak, kocama yemek hazırlamak derken hayatım tam da istediğim gibi gidiyordu. Üstüne üstlük bir aylık da hamileydim. Kocam da, ben de çok mutluyduk. Ailelerimiz de dâhil heyecanla doğacak çocuğumuzu, torunumuzu bekliyorduk. Bütün dualarım kabul olmuştu işte.

Bir gün Hitam ve kocamla beraber bahçedeydik. Sokaktaki petrol varilleri isabet almış. Bir patlama oldu. Biz de sokağa çok yakındık. Her yer alev aldı, cehennem gibiydi. Hitam’la ben ağır yaralandık, her tarafımız yandı. Hem yaralı, hem de hamile kalakaldım savaşın ortasında. Sadece yüzüm yanmakla kalmamış, gördüğünüz gibi iki elimi de kullanamaz hale gelmiştim. Sonra benim için zor bir tedavi süreci başladı; hastaneden hastaneye, doktordan doktora. Bir anda hayatım değişti. Evim, mutfağım, ailem, kocam geride kaldı. Artık hastaneler evim oldu. Hastane yemekleri de yemeğim.

En zoru da karnımdaki bebekle bu sürece dayanabilmekti. Sadece kendimi değil, bebeğimi de düşünmek zorundaydım. Hamileliğim boyunca iki ameliyat geçirdim. Ben bir şekilde dayanıyordum bütün bunlara, ama ya bebeğim? Nitekim yedinci ayda doktorlar bebeğimi almak zorunda kaldılar. Allah’a şükürler olsun ki bebeğim yaşıyor. Adı Bekir. Şimdi bir yaşında ama ben hep hastanede olduğumdan ona babası ve ninesi bakıyor. Amman’a geldiğimden beri beş aydır göremedim oğlumu. Kocamın sevgisi, anlayışı, bana ve oğluma bağlılığı ve ailelerimizin desteğiyle bu sürece göğüs geriyor, umutsuzluğa kapılmıyoruz. Bir elim ameliyatla biraz düzeldi, sırada diğeri var. İnşallah evimi temizleyip pırıl pırıl yapacağım günler de gelecek. Mutfağımda oğluma ve babasına güzel yemekler hazırlayacağım. Oğlumun büyüdüğünü göreceğim...

 

LAİTH İMAMEDDİN YAHYA




AMELİYATLARIMI SAYAMAMIYORUM
25 yaşındayım. Bağdatlıyım. İki erkek bir de kız kardeşim var. Yaralanmadan önce öğrenciydim. Amcam bize yüzme öğretmeye başlamıştı, ben de yüzmekten çok keyif alıyordum. Evimiz cadde üzerindeydi. 2004’ün şubat ayı, sömestre tatilinin son günü evdeydim. Caddedeki arabalardan birine bubi tuzağı kurmuşlar. Araba patladı. Parçaları evimize kadar geldi, ben de böylece yaralandım. Önce Irak’ta hastaneye kaldırıldım, İtalyan Hastanesi’ne. Orada yanıklarımı tedavi ettiler, ardından Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği’ne sevk ettiler. Hastanede 10 defa, hatta 13 defa ameliyat oldum. Kesin sayısını bile hatırlamakta zorlanıyorum. Sonra buraya, Amman’a getirdiler. Burada da 12 operasyon yaptılar, toplamda yanılmıyorsam 25 eder.

25 yaşımda 25 operasyon, artık hayatım hastanelerde geçiyor. İnşallah bir yerde son bulur bütün bunlar, ben de herkes gibi normal hayata dönerim. Irak eskiden böyle değildi, düzen vardı. Güvenliğimiz, özgürlüğümüz ve huzurumuz vardı. Mutluyduk fakat savaşla birlikte hepsini kaybettik. 

 

HAMİD MUHAMMED



ARTIK VÜCUDUMDA EKSİK KEMİK BİLE VAR
Iraklıyım, Al Anbar şehrindenim. 15 yaşımdayım. Öğrenciyim. Ailemiz babamın haricinde iki kız, yedi de erkek kardeşten oluşuyor. Bir ağabeyim ve bir amcaoğlum hastabakıcı, ben de Allah’ın izni ile büyüyünce onlar gibi hastabakıcı olmak istiyorum. Tabii önce tedavimin bitmesi ve okula dönmem gerek. Futbolu ve yüzmeyi çok seviyorum ama maalesef yüzme bilmiyorum. Al Anbar’da ne yüzme havuzu var ne de bize yüzme öğretecek biri. Gerçi olsaydı bile şu an için ben ne yüzebilir ne de futbol oynayabilirim çünkü yürüyemiyorum, hatta otururken bile acı çekiyorum.

Kemiklerimde kırıklar var, doktorların kaynatmaya çalıştıkları kırıklar. Üstelik vücudumda eksik kemik de var. Bunun sebebi de vurulmam. 2004’te vuruldum. Okuldan eve dönerken Amerikan askerleriyle silahlı bir grubun arasında kaldım. Çıkan çatışmada elime kurşun isabet etti. Okuldan dönen başka öğrenciler de vardı, onlara ne oldu bilmiyorum. Vurulur vurulmaz düşmüşüm. O günden beri de hastanelerde tedavi gördüm. Al Anbar’da bir, Bağdat’ta iki ameliyat geçirdim. Artık okul, ev yerine hastanede geçiyor günlerim. Kardeşlerimi ve ailemi çok özlüyorum ama elimi yeniden kullanabilmem ve eskisi gibi koşabilmem için katlanıyorum.

 HİTAM HAMİD



BU YARAYLA OKULA GİDEMİYORUM

13 yaşıma yeni girdim. Evimiz Al Anbar’da. Beşinci sınıfta okulu bıraktım. Okulda halk danslarına meraklıydım. En sevdiğim ders ise İngilizce idi. Kitap okumaktan da keyif alır, bol bol okurdum. Arkadaşlarımla oynamayı, kardeşlerimle vakit geçirmeyi çok severdim. Üç kız bir de erkek kardeşim var.

Ne var ki ben eskiden severdim okulu, okumayı ve öğrenmeyi, okula giden her çocuk gibi büyüyünce ne olacağımı hayal etmeyi... Patlama, hayatımı tamamen değiştirdi, gördüğünüz gibi görünüşümü de. Bu yara yüzümdeyken okula gitmek istemiyordum, ben de çoktan bıraktım okulu. Başka ne yapabilirdim ki bu halimle?

Büyüyünce ne olacağım konusundaysa artık hiç hayal kurmuyorum. Arkadaşlarımla oynamıyorum. Halk oyunları da eskide kaldı. Patlamayla ilgili son hatırladığım evimizin hemen yanında kardeşlerimle oturup tahta boyadığımız. Petrol varillerimiz vardı, isabet almış ve patlamışlar. Hastanede gözlerimi açtığımda yüzümle birlikte bütün hayatım çoktan değişmişti. Irak’ta, Irak dışında tedaviler ve ameliyatlarla dolu benim yeni hayatım; büyük büyük hastaneler, steril kokulu ameliyathaneler, ilaç ve pansumanlar, hemşireler ve doktorlar, hastabakıcılar, hastalar, yaralılar, endişeli yüzler, bıkkın insanlar, korkudan ağlayan çocuklar, korktuklarını saklamaktan, korkularını bastırmaktan yorgun düşmüş anneler, babalar... Artık tek bir dileğim var; Allah vatanımızı ve ailemizi korusun. Allah bütün ülkeleri ve aileleri de korusun ki benim yaşadıklarımı bir daha hiç bir çocuk yaşamasın. 

 

HÜRRİYET

 

3.17.2013

‘Bizi Rahat Bırakın’ -1-

 

 O kadar çaresiz hissediyorum ki, bir kez daha kendimi. Biraz önce içimden kahrettim, dışımdan ağladım ama şu an onu yapacak bile halim yok. Nasıl bir varlığız biz? Hayatlarımızı geliştirmek adına toplumlar, hayatlar yok etmek neden tatmin ediyor insanoğlunu?

 Amerika dünyanın kabadayısı diye, her güç gösterisini, bizim milletimize de bulaşmasın, diye es geçtik ya çoğu zaman. Sesimiz çok kısık çıktı ya hani. Öyle dinledik, izledik, okuduk ve sadece kahrettik ya hani. Hiç bi halt yapmadan, yapamadan. Kendi iç savaşımıza yaptığımız gibi.

 Haklılar, haksızlar, şurada kimgiller haklıdan öteye geçmeye çalışmanın sonucun da, bol şehit haberleri, onların analarını, babalarını dinledik. Ağlaya ağlaya. Başka? O kadar. Ama anneler, babalar çoğumuzun anlayamayacağı o acılara tahammül edip de, ''Dağdaki gençler yanlış yolda. Onlar da ölmesin dediler.'' Biz yine sadece dinledik. Biraz daha kahrettik ülkemizin hazin durumuna. Onların bu olgun davranışlarına bile tahammül etmedik.

 Irak... Dibimizde, kanla yoğrulan ülke. Amerika'nın savunduğu gibi bir savaş mı? Hayır. Şimdi denilecek ki, ülkesine saldırı yapılmış kendini koruyor. Yok ya! O Amerika kendini koruyacaksa eğer gitsin Rusya'ya saldırsın. Rakibi mi Irak? Ha dedin ki, Saddam zalimdi, şöyleydi, böyleydi. Amerika sessiz sedasız da dize getiremez miydi? Yani bu kadar çocuğun canına kıyılmadan, daha 10 yaşında ki çocuğun ölmek için bağıra bağıra yalvarmadığı bir yöntemle yapamaz mıydı? O çocukların canlarına halel gelmediyse eğer, anneleri, babaları,kardeşleri ya hastanedeler ya da, yoklar. Nasıl bir sindirme operasyonuydu o öyle ki, adına savaş denildi? Amerika'da ki aileler, kendileriyle nasıl gurur duyarlar, nasıl  göğüslerini gere gere bundan bahsederler bilmem ama, 13-14 yaşında hayatları boyunca hem psikolojik hem de fiziksel açıdan bu acıdan kurtulamayacak olan o küçücük çocuklar ''Gene de bir şeyler söylemek gerekirse sadece barış dileyebilirim. Kardeşlerim için, bütün insanlar için barış. Artık kimse savaşmasın, ölmesin, yaralanmasın.'' diyerek bütün acılarını,hayallerini,geleceklerini bir tarafa bırakıp bu cümlelerle dünya barışı istiyorlar. Kendilerine bunu yapanların, ailelerine, o ülkenin çocuklarına, annelerine, babalarına lanet etmeden.

 Bir gün Irak'lı bir bayanla tanıştım. O sıra da bir mağaza da, tercüman satış elemanı olarak çalışıyordu. Türkçe de biliyor olunca, konuşma fırsatım oldu. Asıl işinin rehberlik olduğunu yanılmıyorsam eşi ile birlikte ülkeleri gezdiklerini anlattı.Saddam'dan sonra evlerinin yakınların da, olan patlamalardan bahsetti.  Yakınlarının başlarına gelenlerden. Üstüne söyledikleri düşündürücüydü. '' Saddam ne yapmış? Saddam'a kurban olurum ben!'' (Bu konuşma geçeli uzun zaman oldu. Aslında naımsadığım başka şeyler de var ama yukarıda ki o iki cümle var ya. İşte onları ömrüm boyunca unutmayacağım. Zulüm yapan birine karşı, demokrasi adına öyle bir rejim gelmiş ki, o iki cümleyi söyletmiş. Ötesi var mı? Bu zulümü anlatacak başka cümleye yok. Ama geleceğin cümleleri, ötesi, herşeyi çok var...

 Yukarıda, girişte ki, resim, plastik cerrahi ameliyatları geçirmiş bir Iraklı kadın, Her Iraklı gibi onun da acı bir hikayesi var. Hem de, kendine ait. Sizinde var mı? Böyle acı çektiniz mi? Acaba o kadının çocukları,eşi ne durumda? Kendi çektiği o anlaşılması zor olan acıların yanında, kalbinde, sevdiklerine ayırdığı o kocaman kalbinde kaç delik var? Ya bundan sonra? Aynaya bakmak isteyecek mi? Kendine bakmaktan utanduığı için değil! O acıları hatırlamayı ne kadar çok isteyebilir sizce? Unutamayacağı, ama azıcıkta olsa hatırlamak istemediği o hatıralar, her aynayla karşılaştığın da, herhangi birinin merhametle bakan gözlerinde, kaç kere daha sille gibi vücuduna inip, tüm benliğini defalarca kelimesinin üzerine bir kez daha altüst edecek?
( Bu kadını burada fotoğrafı olmayan Iraklı herhangi bir kadının yerine koyalım. Çünkü, yukarıda ki kadının bir hikayesi var.)
  
 Irak savaşının üzerinden on yıl geçmiş. Ben yedinci sınıfa gidiyordum. Arkadaşlarımın gece sesleri dinledim ama duyamadım diye konuştukları bir sınıftaydım. Yer İstanbul. Yer yer nefretler kusuldu o gün. Aslında sadece anladığımızı zannediyormuşuz. Aynı şimdi ki gibi. Ve ilk gecenin, ilk günün üzerinden on yıl geçmiş. Bunun on yılın anısına 23 Mart'ta Niko Guido önderliğinde ''Bizi Rahat Bırakın’ adında bir fotoğraf sergisi açılıyormuş.

           Bu da Hürriyet'te ki haber ve linki;

 ''Irak Savaşı’nın üzerinden tam 10 yıl geçti. Şimdi bunun anısına 23 Mart’ta fotoğrafçı Niko Guido önderliğinde ‘Bizi Rahat Bırakın’ adında bir fotoğraf sergisi açılıyor. Ama öyle bildiğimiz sergilerden değil. Çünkü aynı gün Hindistan, İngiltere, İsveç gibi farklı ülkelerde de açılacak. Sergide savaşta yaralanan Iraklıların birbirinden etkileyici fotoğrafları görülecek.

  Bu projede dünyanın her yanından 300 gönüllü canla başla çalışıyor. Projenin liderliğini yürüten fotoğrafçı Niko Guido, 2010 ve 2011 yıllarında Ürdün’ün başkenti Amman’a giderek, savaş sonrası plastik cerrahi ameliyatları geçirmiş Iraklıların portre fotoğraflarını çekti. Bu kayıtlardaki her Iraklı, savaş karşıtı bir tiyatro sanatçısı tarafından seslendirildi. Projenin adı ise ‘Leave Us Alone - Bizi Rahat Bırakın’. Detaylarını da leaveusaloneproject.org sitesinde bulabilirsiniz.

 Sergi İstanbul’da Ataşehir Belediyesi Cemal Süreya Sergi Salonu’nda, İzmir’de Prof. Dr. Türkan Saylan Alsancak Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde, Ankara’daysa Kavaklıdere’de bulunan Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde görülebilir.''

 Ceren ARSEVEN

           http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=66883&rid=2&p=1


 


3.11.2013

Dökülme Vakti



  Kendimden bahsettiğim postlarım hep sıkıcıdır. Bu giriş yazısı da, bu postun sıkıcı olacağı konusun da uyarı mahiyetindedir. Benden günah gitti. :)

  2-3 aydır yenilik peşindeyim. Herşeyi, bütün düşüncelerimi geride bırakıp, yapmak istediklerim üzerinde yoğunlaşmak için çaba sarfediyorum. Moral olarak az buçuk başarılı olmakla birlikte, istekleri gerçekleştirme üzerinde pek başarılı olduğum söylenemez. Zira hala istikrarlı değil, dönemsel süreçlerle başarılıymışım izlenimi veriyorum. Tabi sadece kendime.
  Neyse efenim, saçlarımı şu yeni çıkan köpük boyalardan alarak boyadım. Coleston Aşk Alevi. Bir kere berbat bir renk olacağını düşünüyordum ama idare ediyordu. Tahmin ettiğim gibi orta yaşlı kadına dönüşmedim. (Aklıma daha kötü tabirler de geldi. Ta ki saç rengimi görene kadar.) :D Yalnız ben ilk defa boyadığım için mi beceremedim yoksa köpük boyanın karakterimi bilmiyorum ama dip boyam gelmiş gibi bir hava var. Taa saçlarımı ilk yıkadığımdan beri. Saçını köpük boya ile boyayan var mı? Ben mi beceremedim yoksa böyle bi problem çoğunlukla var mı? Biraz önce Coleston köpük boya serisinde renk seçeneklerinin ne kadar bol olduğunu gördüm. Halbuki, Watsons ve Gratis mağazalarında çok daha az seçenek var. Marka seçeneği olmasına rağmen. Ben kırmızı ya da patlıcan moru seçebilirdim halbuki. Görüp, duyarsanız bana da haber verin, lütfen! :)

  Uzun süredir yapmak istediğim fakat yapamadığım diğer şey ise, Bakırköy cumartesi pazarına gitmekti. Geçen hafta bunu da başardım. Ama zaman o kadar çok çabuk geçti ki, ne doğru düzgün pazarı gezebildik, ne de gördüğüm güzelim kumaşlara bakma fırsatım oldu. Bu ay, gündüz harika bir hava oluyor ama akşam olmaya görsün, titretiyor insanı. Pazarın kıyafet kısmını gezemediğime değil de, kumaşlara bakamadığıma acayip üzülüyorum. Çünkü, göz ucuyla gördüklerim bile beni benden aldı. Eğer yolunuz düşerse ya da merak edip uğramak isterseniz, tavsiye ederim. Çok geniş bir pazar. Aklımda olan diğer şeyler ise, çantalar. Doyamadığım aksesuarlardan biri. Doyabilen olduğunu da zannetmiyorum zaten. :)


 Diğer bi yenilik ise dikiş makinem. Bir-iki gün önce getirdi eşim. Janome TR1018. Daha denemeye fırsatım olmadı. (Bu fırsatım olmadı kelimeleri çok sahte ya. Bal gibi de oldu. Misal şu an. ) Diyeceğim o ki, daha kullanmadım. Kullanan varsa azıcık övsün bana. İhtiyacım var. Bak kötülemeyin valla moralim çok pis bozulur. Gittigidiyor'dan 279 liraya alabilirsiniz. Teslimatta falan da hiç sorun olmadı.

 Cuma günü Burda Klasikler dergisinde bulunan lacivert elbiseyi kırmızı sert bir kumaştan kestim. Hafta sonu teğellemem gerekiyordu. Ama çantamdan bile çıkarmadım. Yarın sabah kursa gitmeyip teğellemem ve giyip gitmem lazım. Sonrası makinemin marifeti olcak inşallah...

  Yeni bir şey daha: Nihayet yürüyüşe başladım. Dört günde üç gün istikrar var. Umarım devamlılığı sağlamaya devam edebilirim.

  Bu kadar söylendiğim yeter. Eğer buraya kadar okduysanız sabrınıza hayran kaldığımı söylemek isterim. Bir de, bol yeniliklerle dolu, sağlıklı günler dilerim....

NOT: Tüm görseller google amcamızdandır. Bu arada amma reklam yapmışım yahu...

Mini Bir Merhaba Postu ve Dizi Tavsiyesi

 Merhaba! Artık sızlanmak istemediğimden yazamasam da, hala istediğim gibi yerleşebilmiş değilim. Sürünme durumu mevcut. Yakında to...