6.15.2013

Gezi Parkı Perde Arkası Hakkında Komplo Teoriler


  Son olaylar yeniden siyasete gönül vermem için bana büyük bir baskı yapıyor. Gönül vermekten kastım bol bol kitap okuyup komplo teorileri kurmaya yeniden başlamak. Ah çok özlemişim. Şu an ancak temel sorular üzerinde durabiliyorum. Bazılarının cevapları bile yok. Dolayısı ile oturaklı bir yazı yazmak için zamana ihtiyacım vardı. Bir de nedense konuşmak daha kolay geldi. Haberler, köşe yazıları birer birer okundu ama sıra yazı yazmaya gelince hiç  içimden gelmedi. İlk zamanlarda yazdıklarım hariç tabi. Onlarda haklı sükunet çağrıları idi.

  Fakat gelişmeler ve üzerine yazılan yazılar o kadar detaylı ki. artık temele gerek kalmadı. Mesela Merve Şebnem Oruç'un yazılarını okumanızı tavsiye ederim. Güzel, ilginç teoriler.  Farklı yazılarından bir kaç alıntı yapayım;

  31 Mayıs’tan bugüne son iki haftada yaşadığımız olaylar hafızalarımıza öyle veriler kazıdı ki, bunları önbellekten silmek mümkün olsa da, tamamen yok etmek imkansızmış gibi görünüyor. Toplumda uzun süredir var olan kutuplaşmalar o kadar keskinleşti ki, olanları hiç yaşanmamış farz etmek de pek mümkün değil. Aileler birbirine düştü, akrabalar birbirine düştü, dostlar-arkadaşlar düşman oldu. Kısacası, Türkiye içindeki sosyal hayat değişti, sıkışan fay hatları bir depremle yeni yerlerine oturdu. Bir ülkenin ne kadar kısa sürede savaşa müsait bir ortama dönüşebileceğinin, birlikte yaşayan insanların bir anda birbirini öldürmek isteyebileceğinin mini bir öngösterimini yaşamış olduk.

 Suriye muhalifleri ve Türkiye’nin Batı’nın dayatmalarına karşı dik durarak sonuç almayı başardığını öngörmemizi sağlayan bir diğer gelişme, Erdoğan’la Gezi Parkı temsilcileri arasında üç saat süren toplantının sonucunda önce ‘yargı’, sonra ‘referandum’ kararının çıkmasıydı. Erdoğan, irrasyonel görünen iki hafta önceki sert söyleminden vazgeçmiş ancak halk iradesinden vazgeçmemişti. Bu aynı zamanda, yerel yönetimleri güçlendirmeye yönelik adımların ‘de facto’ olarak alınması, yani Erdoğan’ın hiçbir hedefinden sapmadığı anlamına gelmekteydi.
 İngiliz The Economist dergisinin kapağında Erdoğan’ı bir Osmanlı Sultanı olarak resmettiği dünkü sayısı, bana göre, Orta Doğu’daki bu yeni dalganın neden olduğu korkunun bir göstergesi niteliğindedir. Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldığı 1916 Sykes-Picot Antlaşması’ndan beri ilk defa bu kadar güçlü ve Orta Doğu’ya entegre bir Türkiye gören Avrupa’nın bilincindeki paniği kapağına taşıyan The Economist, bu bağlamda gayet açık davranmış gibi görünüyor. Esad’ın düşüşü ile beraber, Suriye’deki dostları aracılığıyla İsrail’e dolaylı bir sınır komşusu olacak olan Türkiye, bugün üstelik, ‘One Minute’le, Mavi Marmara’yla cesur çıkışlar yaptığı günlerden daha güçlü durumdadır. Dünyanın kanını emen kenelerin oyunlarına kendi iradesiyle çomak sokan yeni Türkiye’nin başbakanının oyun dışı bırakılmaya çalışılması, bu perspektiften bakınca beklenen bir davranış gibi görünüyor. Bunu ellerindeki muazzam medya ve manipülasyon gücü ile başarmaya çalışmaları elbette şaşırtıcı değil. Erdoğan’ı açıkça, gelecek seçimlerde AKP liderliği ve yetkilerini Abdullah Gül’e devretmeye çağırma küstahlıklarıysa, aslında bu oyunda final sahnesinin yaklaşmakta olduğunun net biçimde işaret etmektedir.
 Pakistanlıların hilafeti kurtarmak için gönderdiği parayla, kadınların kollarından çıkarıp gönderdiği altınlarla kurulan bir İş Bankası’nın öyle böyle değil, çok büyük ihanet olduğunu görmek bugün artık daha kolay...

         http://mervesebnem.com/


        Yer yer kendi yorumlarımla (ki bazı yazılar için buna hiç gerek olmuyor) alıntılar yaparak post yazmaya kararlıyım. 

        NOT: Eylemcilere bir soru; (Bilhassa Mehmet Okur, Mehmet Ali Alabora zihniyetinde olanlara..)

            -Bi-tarafım. Bertaraf mı olacağım şimdi? Duyamadım?

       
     .

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Mini Bir Merhaba Postu ve Dizi Tavsiyesi

 Merhaba! Artık sızlanmak istemediğimden yazamasam da, hala istediğim gibi yerleşebilmiş değilim. Sürünme durumu mevcut. Yakında to...