11.18.2016

Dior Autumn-Winter 2016-2017 -Best of-



 Haddim olmasa da, benim kıyafetleri kullanırken hoşuma gitmeyen bir kaç şeyi söyleme ihtiyacı hissettim. Aşağısı bol elbise ya da etek üzerine onun gibi bol hatta bazen daha da bol giyilmesi hiç cazip gelmiyor bana. O parçaları ayrı ayrı kullanmakla harika görüntüler ortaya çıkabilir günlük hayatta. Bu sebepsiz, gereksiz paragrafımda Dior'dan alışveriş yapanlara gelsin. :)

Çocuğum, Ben vsvs.



 As divertidas ilustrações de Chow Hon Lam:

 Bugün kötü geçti ama umarım az biraz da olsa tatlıya bağlanmıştır. :(

 Yine, her saat hatta dakikalar içerisinde yaşadığımız gibi, bininci defa yapma çocuğum dedim.  Zarar vermemesi lazım ama illa verecek. Verdi. Çok sinirlendim. Bağırdım. Hatta aldım kucağıma odasına götürdüm burada oyna dedim. Ya da oturma odasında oyna ama odanın birinde oyna.  Tabi durmadı, yanıma geldi bir kaç dakika sonra. Kızmadım ama söylediklerini dinleyip, odada oynamasını rica emir arası birşeyle dile getirdim. Gitmedi gitti vsvs. Öyle böyle geçti. Ama benim tüm moralim dibe düştü. Nasıl bir yorgunluk hisediyorum, kolumu kaldıracak halim yok. Sırtıma ağrılar giriyor falan. Psikolojik. Hoop akşama eve beklediğimiz baba kaçak. İş, şehir dışı... Gel dedim markete gidelim. Topladım abur cubur ne varsa. Koydum tabaklara. Kahvaltı yapmamıştı ama öğlen yemeğini ilk defa sağlam yedi. Açtım yarım kalan animasyonlarımızdan birini. Kucak kucağa izleyeceğiz. Benim gözler doldu. Yanaştım kulağının dibine, Çok özür dilerim dedim. Aslında sana kızmak istemedim diye devam edeceğim ama sesimden belli ağladığım. Önce dudakları titredi, sonra başladı ağlamaya. Sus, sus söyleme anne dedi ya. Çocuğumun içine otutturmumuş kocaman bir öküz. Karşılıklı ağladık bir süre. Sildik gözyaşlarımızı. Filmimizi izledik, gerçekten kucağımda oturarak.  Yatarken de bol zıplamalı ve gıdıklamalı dolayısıyla kahkahalı, kıkırdamalı geçti ama benim oluşturduğum ağırlıklar geçmişmidir?

 Çocuğum olmadan önce, ya da hamileyken Çocuğumun gözünen bir damla yaş gelmeyecek derdim. Kimse getirmeyecek. Altı ay durmaksızın ağladı. Ağlıyor diye kahroldum, şimdi ben ağlatmaktan daha kötüsünü yapıyorum. Her zerremle yapmamayı istiyorum, mantığım, bilincim, kalbim, herşeyimle... Ama bambaşka şeyleri düşünürken istediğim sabrı,ritmi,heyecanı yakalayamıyorum. Daha net kararlar almak gerekiyor ve daha bir sürü şey...

 Şimdi, diğer gün için kendimi rahatlatma egzersizleri yapıyorum. Bu ara zayıflamayı yeniden gündeme getirince, elbiseler, defileler gasp ediyor her yanımı. Bugün arada bir abur,cubur ve interneti dibine kadar kullanmak iyidir günü nasıl olsa.  Modanında canını çıkarayım.Gerçi bu elbise 2015'den ama zayıflarsam, zayıflama hediyesi olarak kendime bundan diktirsem ne güzel olur. Cınım yeni kararımı okudun, ben de buraya yazdım, gözümüz aydın! Şu elbise gözümün önünde salınırken kim beni zayıflamaktan alıkoyabilir ki?



♔Dolce & Gabbana.2015♔:

11.16.2016

Özet Olsun Adı

 Religion at more mature levels invariably learned an alternative consciousness which was necessary for wider seeing and for addressing the great dilemmas of life. Jesus calls several people who see correctly and act on it quite simply "saved." (see Luke 8:48, 17:19, Mark 7:28); or in words almost too simple, "Do this and life is yours" (Luke 10:28). ROHR Art: Christian Schloe:


 Sessizdim, yazamadım, ama alıştınız biliyorum,hem zaten çok yazmıyorum.  İstanbul'a  gittim geldim. İyi geldi biraz.  İnşallah herşey iyi olacak deyip duruyorum. Bazen çok karamsar oluyorum, bazen hayatın akışına bırakıyorum, bazen de umutlandırıp yüreklendiriyorum kendimi. Bize fedakarlık yapıp duran, mutluluğumuzdan başka tek birşey istemeyen, bunun için herşeyi hoşgörenlerimiz için, karşılığını verme ihtimalini düşünürken, ihtimalinin kalmayacağını hiç düşünmemek... Bir şekilde acımasızlığımızdan ya da vurdumduymazlığımızdan besleniyoruz sanki.

 Giderken türk kadınına yakışmayacak şekilde evimi dağınık bir halde bırakıp gittim.Neyse ki çamaşırlarımı yıkayıp neredeyse bırakmamıştım. Kabul olurmu ki?

 Samsun'a ayak basar basmaz, güzel bir karşılama şovuyla karşılaştım. Yayalara yeşil yanarken karşıya geçmek için bir iki adım attım, adam kavşaktan döndü, kırmızı da durmadı, ezilmemek için geri çekildim. Baktım yavaşladı ilerlemeye başladım ve KORNA ÇALDI. Utanmadı, sıkılmadı o kornaya bastı. Zaten uçak nasıl yavaş geldi anlamadım ama kalkış vaktinden eve gelme sürem beş saat sürdü. Ki bunun İstanbul'da ki trafik, sıra gibi önlemler için olduğundan erken yola çıktığımı düşünürsek 7 evet bildiğiniz yedi saate tekabül etti. Samsun'dan giderken, 4-5 saat sürmüştü ki İstanbul'da toplu taşıma kullanmış, hem yürümüş, hem metro, otobüs yapmış hem de otobüs beklemiştim. İlginç bir denklem oldu. Neyse laf anlatmaktan çenem düşmüş bir halde markete de uğrayıp kendimi eve attım. Şansımıza eşim de şehir dışından ertesi sabah geldi, ben de gece geç yattım falan derken bayağı yorulduğum için iyice yaydık evi, çamaşırı.

  Pazartesi iş başa düştü tabi biraz biraz başladım. Muhteşem ayı maalesef hiç göremedim ama gerçekten etkisi olduysa ben hissettim. Bir anda daha bir umutlu, daha bir planlayıcı ve uygulayıcı oldum. Hem de kasmadan. Hem kasmadığım için de kasılmıyorum. :D Önceden komik gelirdi şimdiyse neden olmasın diyorum. Ayın dünyaya yaklaşmasıyla denizlerin vsvs. etkilenmesine biz neden dahil olmayalım? Neden kendimizi bu kadar soyutluyoruz? Neticede muhteşem zekalarımızla oluşturduğumuz şaheserimiz ortada... Stephen Hawking yine virüslerden, silahlardan bahsetmiş, dünyaya bin yıllık ömür biçmiş.

 Yine dağıldım, neyse dediğim gibi yine yeniden planıma sadık kalmayı sevmeye başladım. Artık o kadar korkutucu ve olamaz gibi görünmüyor gözüme. Yemek yapmaktan nefret ederken, düzenli bir şekilde yapmaya başladım. Bu sefer önlem aldım ama. Artık yemeklerimi iki günlük yapıyorum. Ertesi güne bitmeyecek kadar çok yapmanın rahatlığı çok keyifli. Kesinlikle tavsiye ederim. Kimse her gün aynı farklı yemek yemediği için ölmüyor da. Ah anne ahh. Hep her şey taze olacak diye yemeği bile sabahtan ocağa koymamanın yüzünden bunca zaman çektiğim çile. :P

 Eşya taşınırken mutfak sandalyelerimizin ayakları yamulmuştu. Masa yavaş yavaş kapıdan çıkmaya başlamıştı. Mecaz değil yalnız. Laptop'u koyup oturduktan sonra ara ara masaya kolumu koydukca gıcırdayıp duruyor, bir bakıyorum büyük bir ilerleme kaydetmişiz, kapının dibine gelmişiz. Siz atmıyorsanız ben gidiyorum diye resti çekti anlayacağınız. Aldık, ben şehir dışındayken gelmiş ama hala mutfağa geçiremedim  Planım hafta sonuna kadar evin temizlenme ,silinme ve yerleşme kısmını atlatıp, hafta sonu eksiği gediği halletmek. Diğer pazartesi zımba gibi başlayacağım. İlk hedefim hala arka planda kalmış görünen çocuğum. Her şey düzenli oluna ikimizin de dikkati daha az dağılıyor. Beraber oynayacağımız atlamalı, zıplamalı biraz da sevdiği el işi tarzı planlar dönüyor kafamda. Ha bir de, elimde sürünen, artık umudunu kesmiş olduğu bulut yastığı dikmek. Yazık çocuğuma ya bir sene olacak neredeyse.

 Uzun süredir kilo deyip duruyorum ama aynaya bakmaya o kadar çok korkuyorum ki. Çünkü aynada gördüğüm kendimi görmek, kendimi kabullenmek olacaktı. Benimse hiç böyle bir niyetim yoktu. Hala kendimi ellili kilolarda ki halimle düşünmek çok kolaydı. İnsanın kendini tanıyamaması çok kötü bir duyguymuş.Bu sefer başımı aynadan çeviremedim, inanamadım da. Sanki  tartı yalan söylüyormuş gibi. Neyse, koşu bandında bol bol yürümek istiyorum, ama aynı zamanda pijamalarımla debelenirken, sağa sola dans edercesine salınan yağlarımı kimse görmesin istiyorum. Balkonun birine perde, stor bir şey yaptırmam lazım. Yürüyemiyorum!

 Yazacağım diye aklımda biriktirdiğim onca şeyi kısa kısa anlattım galiba. Bu kadar çok yazacağımı düşünmemiştim.  Kendinize ve sizi sevenlere, değer verenlere iyi bakın!

10.24.2016

Bakış Açım

....
 -Belki ben bu konuya çok duyarlı olduğum için fazladan anlam yükledim. Ama dikkatimi çeken ilk konuya ilişkin gözlemimi yeniden dile getirerek sana sormak istiyorum.''Türk insanı doğaya,çevreye,hayvanlara saygısız.Rica'yla, lütfen2le kendisine yol gösterildiğinde bu gösterilen yolu önemseyecek,anlayacak e anladıktan sonra uygulayacak uygar bir insan olma olgunluğuna da ermiş değil'' diye düşündüğümüzde içimizde Türk insanına karşı bir öfke duyuyoruz. Doğru mu?

 - Doğru! Ben şahsen duyuyorum.Hatta bazı zamanlar bu ülkenin bu toplumun bir üyesi olmaktan utanıyorum.

 - Ve herhalde,kendini zaman zaman bu ülkenin insanından uzaklaşmış hissediyorsun.

 -Evet Doğan bey hissediyorum;yani ''biz'' dediğimiz bir toplum olma yerine ,''ben ve öteki'lerden oluşan bir toplum içinde hissediyorum kendimi.

 -Ve bu sağlıklı değil. Birey için de sağlıklı değil, toplumun geleceği için de...

 -Evet sağlıklı değil, bunun farkındayım.

 -İşte beni de düşündüren ve çok rahatsız eden nokta bu;Türk insanının davranışına bakarak (farkında olarak ya da olmayarak) onun aslında kötü karakterli olduğu imasında bulunmak. Bu tür imalar birike birike bizi birbirimize düşmanca bakmaya götürür.Halbuki insanların davranışlarını onların yetişme biçiminin,belirli koşulların kültürün,genel''yaşm nedir, insan nedir'' sorularına yanıt veriş tarzının bir sonucu olarak görürsek, insanlara daha bir hoşgörüyle ve sabırla yaklaşırız.
                                                                               
                                                                                 'Mış Gibi' Yaşamlar- Doğan Cüceloğlu
   

   Şöyle de örnekleyebiliriz; Ne bütün solcular dinsiz, ne de bütün sağcılar aptal! Bilmem anlatabildim mi? Ne kadar ortada kalırsan bu coğrafyada sevilmezsin. Onu da bilirim. O yüzden bu boşvermişim gibi yapmalarım... 

   Bu kitabı okurken duygularıma tercüman olmuş paragrafı görünce alıntı yapma gerekliliği hissettim. Devamlı tekrarlı ve herkes söylemeye çalıştığım şeyi anlamalı endişesi taşıyor olsada ve bu durum biraz sıksada güzel gidiyor kitap. Daha başında sayılırım, açılır muhtemelen. :)

           
                     

10.21.2016

Şaşırmaca

 Non ci sono estranei, solo amici che non hai ancora incontrato. There are no strangers, only friends you have not met yet. (William Butler Yeats) Illustrazione di Kathy Hare.:

 Ne zamandır çocuğun söylediklerini yazayım, okuyunca gülümserim diyorum hep unutuyorum.

 Biraz önce, iki kere üst üste aynı kitabı okudum ve daha fazla okuyamayacağımı kahvaltı bile yapmadığımı söyleyince cevabı şöyle oldu:

 -Eğnin pek, karnın tok zaten oku şu kitabı.

 Ahaha, nereden hatırlıyorsun sen anneannemin nadiren kullandığı o deyimi? Yetmiyor bir de kullanıyor küçük insan.

  Bu ara anlamını bilmediği ve nereden duyduğunu bir türlü anlayamadığım bir fuck kelimesi var ki, canı isteyince kelimeyi kullanıp, anlamını değiştiriyor. Silmek ve kazanmak anlamına geldiğini iddia etti, ben vatandaşın yalancısıyım.

 Bu ay çok malzeme çıkmıştı halbuki ama unutmuşum, ne kötü...

10.20.2016

Rica

   Birinci sınıf annelerini gördükçe içim sıkılıyor, bunalıyorum. Bir de, öğretmenin okul resmi çizin dediği derste mezarlık çizen Ahmet'i görünce dumur oldum. Yazık vallahi yazık! Ben kararımı verdim, bana, benim kızıma, başarı odaklı olmayan bir okul lazım. Bu özellikte bildiğiniz bir okul, kurum vs. var mı? Keşke, sanata ağırlık veren bir ilkokul olsa, bir şeyleri başarma ihtiyacı hissetmeyen, devasa ödevler yerine çocuğa hayatı, okulu ve bilimi sevdiren... Aynı konuları her sene görmek yerine zamanı geldiğinde öğrenseler keşke. Öğrenme isteği hiç kırılmasa.... Yazarken bile sıkıldım. Ama en çok neyden sıkıldım biliyor musunuz? Şikayet etmekten! Çünkü sadece söyleniyorum, somut adım atmıyorum. Neyse daha fazla dırdır etmeyeceğim, ama başarı odaklı olmayan, bildiğiniz, gördüğünüz, duyduğunuz bir okul varsa lütfen yazın!
 


10.13.2016

İlk Zamanlar

 Hey merhaba! Taşındım, ufak tefek şeyler dışında yerleştim, internetimizi bağlamaya da ancak geldiler. İki gün oldu galiba. Hayat normal seyrine döndü anlayacağınız. Meşakkatli ve stresli olsa da geçti gitti.

 Büyük stresi, verdikleri sözde durmayan nakliye şirketiyle yaşadık. Sabahın ilk ışıklarında uçaktan indiğimiz de, şehrin manzarası sisle kaplanmış kocaman bir mutluluktu. Sonrası ise 2,5 yaşında ki çocuğun bir kaç saatlik uykuyla  mücadele etmesini izlemekti. Üzerine biz de hastalandık ayakta zor duruyorduk. İki ayağımız bir pabuca girmezse hiç birşey keyifli olmuyor zaten. :D Sonrası eşyaların bazılarının bol zararla gelmiş olmasıydı, artık onu da geçtik, gitti, bitti. Annem ve kardeşlerim sağolsunlar, onlar olmasalardı yerleşmemin mümkünatı yokmuş. Her sabah onlarla beraber yaptığım kahvaltının faydası bugün onlar gittikten sonra da kendime çay bile demleyerek gördüm. Normalde kahvaltı falan yapmazdım halbuki. Çay yapmayalı yıl olmuştu.

 Samsun hakkında söyleyebileceğim çok net şeyler yok. Ama edindiğim ilk izlenimler şöyle;

 -Meyve sebze daha ucuz.Malum Bafra ovası, Çarşamba, Samsun'da.

 -Tekstil üzerine alışveriş yapmak istediğinizde kısıtlı ve pahalı. İstanbul'da aynı markanın çok daha güzel ürünlerini, çok daha ucuza bulabilirsiniz,

-Komşuluk Anadolu'da ölmemiştir inancı yaygın olsa da, İstanbul'da bulunduğum yer buradan kat kat iyiydi. Ama üst komşum eve ilk geldiğimizde siz mi taşındınız diyerek uğramış, ben marketteydim. Karşı komşumla karşılaştık, çekinmeden zilime basabilirsin dedi. Daha ne olsun? Fazlasını beklemiyorum zaten. Kıyasladığımda çıkan sonuç yukarıda yazdığım.

-İnsanları çok sert. Geneli gülümsemekten acizmiş gibi davrnıyor. Karşılık alamıyorsun resmen. Bayağı da sert konuşuyorlar. Bir de, ilk defa insan görüyormuş gibi bakan erkekleri var. Çok ilginç ya!

 -Sahili çok güzel. Spor yapmayı seven bir şehir. 100 kişilik (tahminen) bisiklet grubu bile gördüm. Sahilde bisiklet yolu var ve devamlı bisiklet süren,paten kayan bir sürü insan var.. Yürüyen, koşan genç, yaşlı bir sürü insanın olması, değişik geldi. Halbuki,yavaş yavaş gezen insanlar görmeye alışmıştım. :)

 -Akşam iş çıkışı ve tabiki de sabah burada da trafik oluyor.

 -De kubad'cım sahil kenarında ki fiyatlar İstanbul'dan daha iyi ama sahil şeridi kum ve park olduğu için deniz görmüyorsun. :)

 -Bir de deniz kokmuyor burada ya. Yosun yok ondan herhalde. :D

 -Şimdilik aklıma başka birşey gelmiyor. Aklımda anneannem var. Test sonuçlarını bugün aldılar ama arayıp yüzleşmeye cesaret edemedim. Sonuçlar iyi çıksaydı ararlarmıydı ki? Nolur iyi çıksın Allah'ım! Dua edersiniz diye yazmaya karar verdim. :)

 -Aa unuttum, nem oranı feci yüksek %90 civarı. Çamaşır kurumuyor arkadaş. Çıldırırsın. :)

 -Sağlıcakla kalın, ben de haftasonu planı yapayım. Alınacaklar, bakılacaklar, yapılacaklar. İş bitmiyor. :)

9.12.2016

Soyut Bayram

 Casette dei puffi -  Smourf home gumpaste:



 Anneanneme gitmek için çantaları hazırlayıp, giyinip süslenip çıktı yola. Dolmuş bekliyoruz kızımla. Oradan geçen teyze önce gözleriyle gülümsedi sonra...

 -Sen bayram gezmesine mi gidiyorsuuun?

 -Evvett.

  Sonra dolmuşun geleceği yöne kafasını çevirip söylendi:

 -İnşallah onlara da bayram gelmiştir.

 Ahaha yaa hatırlayıp hatırlayıp gülüyorum.

 İnşallah size de bayram geldiyse şayet, bayraınınız mübarek olsun...

9.08.2016

Bir Film Önerisi -Leap Year-




  Selam! Romantik komediler kafanın içinde kırk tilki dolanırken izlenecek filmlerdir ama tadınızı da kaçırmaması gerekir. Benim en sevdiğim romantik komedilerden bu film.İzlerseniz pişman olmazsınız. Bu filmi de izleyeli 6 sene falan oldu ama hatırladıkça gülümsetir. İmdb puanı 6.4 ama bence daha fazlasını hak ediyor. Siz keyif yapın, ben  ev toplayacağım... :)

9.05.2016

Yolculuk

 Merhaba! Bu sefer daha düzenli,anlaşılabilir yazmayı, konudan konuya atlamamayı düşünüyorum. :)

 Eşimin iş bulabildiği şehir Samsun oldu. Uzun süredir gündemde olan bir maddeydi, yeni bir iş bulmak ihtiyaç olmuştu. Hayırlısı olsunlarla uzuun bir dönem geçirdikten sonra, netice böyle oldu. Eşim, pozisyonunu yükselterek iş bulabildiği için çok mutlu. Kendini geliştirebileceği ve eksik olan kısmı doldurarak ilerlemesi de daha güçlü hissettiriyor kendini. Kariyerinde ki tek eksisi, güzel bir yüksek lisans programını İstanbul'da olmadığı için kaçırıyor olması. Mecburen uzaktan tezli yapacak. Onun tarafından bakıldığı zaman hayat tozpembe olmalı ki, günlük hayatında da yeni bir sayfa açacağından çok emin.

  Geçen beş sene, onu azıcık da olsa hayal kurabilir hale getirmiş belli ki. Realist ve pragmatik yaklaşımları azalmış. Kulağıma hoş gelse de aslında yine senkron eksikliği içerisindeyiz.  Ben hayalle gerçeği ayırmış, kendime ümit vermeyi bırakmışken, onun tutum değişikliği sinirime dokunuyor. Senkronu tutturmak budur diyeceksiniz belki de ama kazın ayağı öyle olmayacak diyor içimde ki realist kadın, gözlüklerini düzeltip, ciddiyetini bozmadan.

 İsteklerimizin bambaşka oluşu, bu değişikliği oluşturuyor. Şu aşamada ikimizi de iyi tanıdığımı iddia edebilirim. Realist tutum; benim, eşimle,çocuğumla ve kendimle ayrı ayrı vakit geçirebileceğim, hayalimi gerçekleştirebileceğim  durumdan, koşarak uzaklaştığımızı gösteriyor. Ve ben artık, ne kadar güçlü olduğumu falan kanıtlamak istemiyorum. Ben benim işte. İstediğim kadar güçlüyüm. Bu ilişkinin sağlıklı olabilmesi için, iki kişinin sohbet edecek zamana ihtiyacı var. İki kere iki dört ediyor.  Yeni bir başlangıç gibi fantastik,olasılıksız,mantıksız kelimelerin sinirimi zıplatması bu yüzden.  Durumun, tutumun değişmesi yeni başlangıçtır, totomuzun yeri değişti diye kalbimizden daha temiz bir sayfa açıyoruz nedir yahu?

 Realist olup hayal kurmayı ötelemeyi nasıl başarabiliyorsam, pragmatizm cephesinde de başarılı olmayı hedefliyorum. Ve bu sefer daha çok güveniyorum kendime. Bir tutam da, bencillik katmak gerekiyor işin içine. Onu yapabilmek zor gibi görünse de, bunalmadan önce işime yarayabilecek en etkili silah olacak. Yol haritamı çizdim gördüğünüz gibi. :p

  Ha bir de, evi tuttuk bile. Daha dün (pazar günü) Samsun'a gitti. Ev bakmaya başladı. Ve tuttuk. Daha 10 tane ev gezmeden, hem de araba kiralamış haliyle ayaklarına kara sular indi adamcağızın. Ya ne kıymetli canları var. :) Neyse ki merkeze yakın, temiz görünen ve en önemlisi diğer binalarla dip dibe olmayan bir daire bulduk. Kötü yanı, denizi beş parmak kadar görüyor olması :), site olmaması, ve yükseklik korkusu olan benim gibi biri için yedinci katın korkutucu gelmesi. En sevdiğim yanı, mutfak lavabosunun cam önünde olması. Şimdilik böyle işte. Bir bakmışsınız, iki kenarından topladığım tüllerin önünde, vazonun içinde bir tutam çiçekle Samsun manzaralı fotoğrafla ( beş parmak kadar deniz) karşılamışım sizi...

8.30.2016

Bazı Şeylerin Sonu Hüsran

illustrations pinterest ile ilgili görsel sonucu


 Hayat, bilmediğimiz yönlerde farklı yollar çıkarıyor önümüze. Azıcık nefes alabileceğimi düşündüğüm bir anda yine yönüm değişti.  Bu hayat hep nefes aldığımı, sonunda huzuru buluğumu zannettiğim anlar da vuruyor beni. Buradan da çıkarmam gereken dersler var demek ki ve ben her defasında sınıfta kalıyorum. Gerçi ilk sınav çok kazıktı ama olsun. Çok şey öğrendim ve minnettarım. Bu yaşlarda hastalıkla imtihan çok öğretici bir yaşam sunuyor. Sağlığın kıymetinden, dostun kıymetine, tanıdığını zannettiğin eşinin, dostunun hal ve hareketlerine kadar herşeyi gösteriyor. Eskiden çok beylik gelirdi. Ha bir de çok umut kırıcı olduğunu düşünürdüm ama zaten tadına bakmadan anlaşılmıyor. O yüzden, ah yavrum vah yavrum, sen ne gördün ki gibi tavırlar ergen çocuğunuzu irrite etmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bırakınız yaşasın, siz de onun istediği yöntemle yanında olun. Yıllar sonra okursam eğer kendime kulak çekmelik notlar oldu. Pek çenemi tutamadığımı varsayarsak bilhassa...

 Diyeceğim o ki, tezhip kursu yalan oldu. (Bu tezhipte var birşey yahu? Ne zaman başlasam ya da başlayacak olsam devam edemiyorum. İlginç değil mi?) Gerçi çok zor da olsa şansımı deneyeceğim.

 Tezhip olmasa da, şartlarımla beraber kabul görürsem belki de başka bir hobi edinirim. Belki çok daha fazla severim. Kim bilir?

 Çocuklar için binicilik kursu bile açılıyormuş iki adım ötemize. Ama nasip.. Dönüp dolaşıp yine kürkçü dükkanımıza dönelimde, gerisi geçer inşallah. Aslında öyle çok uzağa bir yere gitmiyoruz, bir uçakla evdeyiz, yurtdışına da çıkmıyoruz. Tercihler arasında olsaydı iyi olurdu gerçi. :d

 Ama işte, bundan sonra aldığım nefesleri alabilme ihtimali kalmıyor ya hani. Fazlasını umduğum sırada kalmıyor ya bir de... Öyle işte.  Kendimi iyi hissettirecek şeyleri, yapmayı, yapamazsam görmeyi ve bulmayı diliyorum kendime. Sağ salim, tek vücut, noksansız akılla :d çıkabileceğime inanıyorum ve dahiii söz veriyorum.  Soğuk espiriler yapmayınca bir eksiklik hissediyorum. Eksik kalmamalı, bla bla diye okumalısınız çünkü. Bla bla bla...

 Edit: Yazdım olumlu olumlu, yayınladım, tuvalete gittim. Gitmez olaydım. Üç adım ötemde devletin ana okulları içinde en iyilerinden bir tanesi var. Orada ki anaokulları kim bilir nasıl kötü? Seçenek de azdır özel olsun desen. Devlettende bir farkları yoktur kesin. Burada havuz desen bol bol var, hatta devletin bile var. Binicilik extra ama harika bir duygu olsa gerek. Oturduğumuz sitede binadan çok park,bahçe alanı var. Bol bol ağaçlar var, bu sene kocaman olmuşlar havuzu görmemizi engellemeye başlamışlardı. Tam gerçekten çocuğun zamanı dediğimiz dönemde hooop hiç birisi yok. En büyük sorun anaokulu bir kere. Off napıcam ya. ;(

8.28.2016

 Bomba gibiyim. Fevkaladenin fevkindeyim. Neden? Çünkü, kızımda artık ateşli bir hasta. Tüm günümüzü hastanede geçirdik. Tabiki de bir an da iyileşiverdim. Ne yapacaktım?

 Ay zaten kaç gündür karnı ağrıyor, ishal gibi oluyor oluyordu. Bugün öğlen ateşide çıkınca doktora gittik. Kendi doktorumuzu kaçırdık, nöbetçi doktor vardı. O da sakin bir amca olunca, anlaştık, konuştuk, güldük, eğlendik. Tabi bunlar sadece doktorun yanında oluyor.  Doktor idrar ve gaita testi istedi. Tam 5 saat boyunca hastanede süründük. Yiyecek yememesi ayrı dert, açlık ve uykusuzluktan ağzı beş karış ağlaması ayrı dert. Allah'ım keşke sadece çocuğum zırlasa. Ben de bir değil ki. Tam iki tane. Sayıyla 2 olup, onun yaşını burada yazamayacağım. Hastaneye gelmenin saçma olduğundan başlayıp, tüm günü hastanede geçirdik diye offlamasından devam edip, üzerine de çocuğuyla didişen, hadi yap diye direten bir çocuğum daha var. Yemin ederim kızım beni bu kadar zorlamıyor. Çocuğu çileden çıkaran babası pardon abisi. Yaptı da rahatladık. Defolduk hastaneden. Şu yaşadığım sinir harpleri yüzünden öleceğim.

 (Sadece kendi doktoruna güvenip, diğer doktorların illa yanlış birşey yapabileceğini düşünen ben miyim? Şüphe bu, hep oluyor ama hepsini boşa çıkardı kendi doktorumuz. Diğer doktorlar yanlış teşhisler koyunca, ben de böyle bir, güvensizliğin resmi oluştu.)

 Sonra bir de trafik çektik ama kolay atLattık diyebiliriz. Baba havuza gitmek istedi. Ateşi olmuş 39,5. Anneme geçtim. Orada kahveyle ayıldım. Şimdi ikinci gecem uykusuzlukta. Aslında atei düşmüştü ama cesaret edemiyorum. Annemlerin yakına taşınması şu günlerde nasıl iyi geliyor anlatamam. Unutuyormuş gibi oluyorsun, iki gram sohbet etmiş oluyorsun, çocuğuna bakılıyor, karnı doyuyor, yetmiyor aklı ve kalbi de doyuyor. Ee biraz şımarıklık yapıyor, hoş görülüyor. Bu aralar mecburen de olsa, bu ayrıcalığımın elimden kaçıp gitme ihtimali var ki, bugün feci ürküttü beni.

8.27.2016

Mum


mum ile ilgili görsel sonucu
 Sıyırmadan bir önceki köşeden döndüm galiba. Ateşimin 39 dereceye çıkmasının ve hala hasta olup antibiyotik, ateş düşürücü kullanmamdan kaynaklanıyorda olabilir tabi. :)

 Hasta olunca, hele de aşırı halsiz iki gündür anneme gidip geldim. Bugün için iyi olduğumu zannedip evde kalayım dedim. Ama sinirlerim gevredi. Ne yataktan kafamı kaldırabildim, ne kendime bir şey yapıp yiyebildim, garibime annemin yaptığı yemekleri yedirdim, şükrettim. Ya onlarda olmasaydı? Terslik bu ya, tüm gün elektrikler kesikti, telefonun şarjı yok, evde saat yok. Hiç ihtiyaç duymadık. Ben bir iki söyledim, eşim burun kıvırdı. Kol saatlerimin pili bitik, laptopun şarj aletini patlattım. Karşı komşu evde yok. Saat yok! Hayır saatin kaç olduğunun umursamamak elimde değil. Antibiyotik içeceğim. Ahaha,  hangi asırda yaşıyoruz diye sinir harbi yaşamamış gibi yazıyorum. İlkel metotlarla hallettim ilaç işini. Güneş bu odaya bu saatlerde, bu açıdan vuracaktır diye düşünebildim. İçtim. Üç aşağı beş yukarı doğru  oldu zannedersem. Güneş açısı hesabı yapmadan belirli saatlerin zaten farkında olduğumu keşfettim. Çok faydalı bir gün oldu. :P

 Yok, ben elektriklerin kesilmesine alışamıyorum. Çocukken çok nadir yaşardık, onlarda çok eğlenceli olurdu. Elektriklerin kesilmesi, işin içine mumum girmesiyle tılsımlı bir eğlenceye dönüşürdü. Mum ışığında yazılan kitapların daha da güzel olacağını düşünürdüm. Yazmak hem daha kolay olur, hem akla gelen fikirler daha orijinal olurmuş gibi bir histi benimkisi. Fenerden nefret ederdim. . Tuvalet hariç tabi. Hala beyaz ışık sevmem. Bir de ritüel edinmiştik; yastık savaşı. Çocuk olmak keyif almak demek işte. Kızımda küçüklüğünden beri mum muum diye çığlık atar. Çok sever. Halbuki karanlıktan hiç hoşlanmaz. Mum gerçekten efsunlu bir havanın oluşmasını sağlayıp, sanki o zamana hapsediyor ruhumuzu. Bambaşka şeyler yazacaktım aslında, ama bunlar geldi aklıma...

 Biraz önce bir yorum gördüm. Almanya- Avsturya arasına bir yere, pkk özerk bölgesi ilan edilsin de herkes mutlu mesud hayatına devam etsin demiş.  Cuk olmuş. Şahsen ben çok memnun olurum. Elbirliğiyle kuruverelim...

8.14.2016

Bir Film Önerisi -Arranged-



https://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/thumb/5/58/Arranged_VideoCover.png/220px-Arranged_VideoCover.png
İMDB:7,5


 Merhaba millet, Türkiye'de at izi it izine karıştı, Avrupa basını rezalet, yalan, dolan haberlerle tüm vizyonunu çöpe attı vsvs...  Bu ara uyku düzenim perişan olunca, aklıma eski, yeni bir sürü şey geliyor. Bu da, izlediğimi hatırladığım, vizyon tarihi taa 2007'ye dayanan, orijinal bir film.  

    Müslüman ve yahudi, iki meslektaş genç kadının yaşadığı zorluklar, kendilerine dayatılan sistem,   üretilen umutlar... Espirili bir dille anlatıldığı için içinizi karartmayacak bir film. Olayların geçtiği ülke ise Amerika. Yıllar sonra aklıma gelip paylaşmalıyım diye düşündüğüme göre, izleyin pişman olmazsınız. Aklınızı yitirmeden hayatta kalın. :)


8.10.2016







 The Cool Hunter illustration by Minjae Lee #art:


 Berbat bir dünyada yaşarken nasıl ve ne şekilde iç huzurumu yakalayabileceğim diye düşünmekten bir hal oldum. Tam, oldu bu sefer derken, iç huzuru bırak, dünyada huzur kalmıyor, cehenneme dönüyor her şey. 15 temmuzdan sonra bir haftayı neredeyse uyumadan geçirdik de, sonrasına da uyumak denilecek gibi değil. Tanklardan edilen ateşi, ölen insanları, beynimin bana oynadığı yeni görüntülerle kaç defa gördüm, kaç defa darbe oldu bilmiyorum. Bildiri kaç kere okundu onu da bilmiyorum. Bombaları falan söylememe gerek yok. İki gün önce yavrumu kaybedip, başına kötü bir şey gelmesini gördüm. Allah'ım durmuyor. Zaten ne kadar erken yatarsam yatayım uyuyamıyorum, sızdıktan sonrada uğraş dur. Bombadan çok biyolojik silah kullanılırsa ya da bundan sonra öyle bir şey yapılmaya kalkılırsa diye korkmuştum, ciddi ciddi haberlerde yapılacakları arasında olan bir şey (nasıl bu kadar normalleştirile biliniyor?)  olarak görünce komplo teorisinden öteye gidilmiş olunması tüylerimi diken diken etti.  Nasıl unutulur, nasıl yaşanır? Eskiden, bu silahlar için alınabilecek bir önlem yok mu, dur diyen yok mu diye araştırıp okurken şimdi başına gelebilecekler içinde olması, şaka gibi. Zaten daha fazla ciddiye alacak olsam kahrımdan ölmem gerek.

 Son tahlillerim çok güzel çıkmış olmasına rağmen bir haftadır ağrıdan ölüyorum. Safra kesemde ki taşlardan kaynaklanıyor, bunun için neredeyse yemek yememeyi tercih ediyorum. Azalıyor tabi. Ara ara ızdırap veriyor. Zaten her şey ters gidiyorken, extra terslikler çıkıyor ortaya. Balkonu yıkarken alt komşunun borusunun çatlayıp, bütün suyun mutfağına dolması, mutfak lavabomun altından su gelmesi, laptop şarj aletinin (kullanalı bir hafta ancak olmuştu) bozulması..Buzdolabı tamir olalı bir ay olmadı daha. Pehh.. Stres kaynaklı olduğunu düşündüğüm her yerden çarpılmada level atlayıp, elektrikli aletlerin bozulmasına yol açtığım konusunda alay edilip duruluyorum. İsmini de, elektronik nazar koyduk. :D

 Hamileyken ve öncesinde, ne kadar naifsem, olanların birleşiminin sonucunda, daha bugün çocuğum sevgimi sorguluyordu. Halbuki gözünden bir damla yaş bile getirmeyecektim. Tabi altı ay boyunca durmadan ağlayan bir bebek olunca anlamını yitirdi. O zamanlar kendimi ne kadar yetersiz, bedbaht hissetmiştim.

 Bugün daha güzel, sakin bir gün geçirdim. Kendimi, sinirlenmeye başladığımda yemek yemeyi akıl edince ve gliforumu düzenli kulanınca, yığılan işlerimin ufak bir kısmı da olsa toparladım. Yemeğimi yaptım. Stressiz (az stresli) beraber kitap okuyup, oyun oynadık.İki makine çamaşır yıka,as, topla. Mis. Yarın daha iyisi olur umarım. En çok da, biyolojik ya da kimyasal silah kullanılmazsa mesela, her şey yavaş yavaş çok daha iyi bir Türkiye'ye dönerse hele tadından yenmez. İşte buna umudum kalmadı galiba. Çünkü, sanki artık dünyanın suyu ısındı. Bir tek ben mi böyle hissediyorum?

Pascal Campion:
 Aw little Mina or *GASP* ;) Her daughter! I will let you all draw your own conclusions for the father:

  Zaten küçültmüştük hayallerimizi, Hatta o kadar ufalmıştık ki, bir çocuğun bedeninde onun hayallerini yeşertmesine izlemekti en büyük hayalimiz. Onun için heyecanlanacaktık. Kendimizden ödün vermemek tartışma konumuzdu artık. Şuncacık hayali bile gerçekleştirememekten korkuyorsak, dünyanın modernize olmasının sebebi, bunca insancıl fikirlerin amacı neydi, uygulamadıktan sonra? Biz modern insanlar, ölen masum insanların derdine derman olmak için konuştuk,yazdık,çizdik, cesur olanlar yanlarındaydı. Ama hiç onlar olmamıştık. Adaletin, onlar olmamız gerektiği gerçeği çarpacak mı yüzümüze? Ve galiba, herkes aynı durumda olunca, kimse kimseye de acımaycak...

8.01.2016

 Derzleri çamaşır suyuyla fırçalyanlar burada mı? (Diş fırçası) Az biraz zehirlendim. Çamaşır suyu bitmeseydi devam ederdim de nasip. Biliyorsunuz burayı saçmalamak için kullanıyorum. Düzensiz bir beynim var ve burada konudan konuya atlama lüksünü sunuyorum. Okunmayacağını da biliyorum ama neden açıklama yapıyorum bilmiyorum. Yok zehirlenmedim, iyiyim aslında. Konuşmak istemiyorum ama susmak da istemiyorum. Ağlamak istiyorum ama o kadar gereksiz ki... Komik aslında ama gülemiyorum. Öyle hissiz bir duygu. Bilinçaltının olayları çözüp kendini nasıl kandırdığını izlemesi ilginç bir hissizlik veriyor.

 Nasa'nın açıklaması diye verilen uydurma haber heyecanlandırdı bir an. 1,2,3 deneme diyen zeki uzaylı,  paralel evrendeki ben çıkacak diye bir sevinç dalgası yayıldı vücüduma. :P



''Günümüz eşlerinin derindeki problemi, birbirinden ruhen doyumsayamamasıdır. Bu çok defa verenin değil alanın doyamıyor olduğu ayrı bir trajedir. Genelde kadınlar sevgiye ihtiyaç duyduğu kadar hırçın, erkekler sevgiye ihtiyacı olduğu kadar duyarsız oluyor. Aslında ne psikolog, ne psikiyatr... Doğru kurulmuş evliliklerde eş eşi terapi eder, ya da eş eşi terapiye muhtaç eder... '' Adem Güneş


 Söyleyecek kelime kalmamış. Fazlasına da azına da gerek yok sanki. En yalın haliyle yazmış adam. Sanki biraz da Türkiye gerçeği gibi. Belki de bana öyle geliyordur.

7.23.2016

Öyle Yani

 Well hello, little buddy!!:



 Bu gündemin üzerine mis gibi bir kavga ettiğimize göre hayat normale dönmeye başlayacak galiba. Gerçi travma geçirdiğimizin farkına yeni yeni varıyorum. Her çocuklu, evde oturan(!) kadın gibi iş yapayım dedim Ama ucundan kıyısından ancak. Normale dönme girişimlerine yeni yeni başlayacağım. Mesela, ertelenmiş doktor ziyaretim var yarın.

 Keşke, bu sıkıntılarımızı büyük zannetseydik de, bomba patlıyor zannedip çocuğun beşiğini koridora taşıyarak, cam patlama ihtimalini bertaraf etme çabalarına girmeseydik. Şükredeceğim, boğazım düğümleniyor ama biz iyiyiz ya, normale dönmek üzerine konuşup, yazılar yazıyoruz.  Biz de klavye delikanlısıyız be. Bir de değneğin diğer ucu var, ya darbe olsaydı? Allah'ım sonumuzu düşünemiyorum bile. Çıkarttığımız sonuçlarımız var, çocuklarımıza miras bırakacağımız. Başka da bir şeyimiz yok!

 Bu sene için yeni kararlar aldım, uygulayacağıma inancımın olduğu...

 - Tezhip kursuna gitmek istiyorum. Deneme olarak kalacak belki de... Zorlama yok.

 - Yarım bıraktığım dilleri artık tamamlamak istiyorum.

 Önceliğim tezhip, dilleri arka planda kendi kendime yürütmek istiyorum. Bakalım. Bu yıl ilerleme kaydetmezsem çıldırırım muhtemelen. Birşeyler yapmam lazım.

 Bu gün bunalımlardan bunalım beğendiğimi farkedince dizi izledim. 2 broke girls. Öyle yani...

7.18.2016

Bir Darbe Girişiminin Anatomisi -Metin Gürcan-

15 Temmuz gecesi Türkiye aynı anda bir darbe girişimini, bir isyanı ve aslında tarihinin sivillere yönelik en büyük terör saldırısını yaşayarak büyük bir demokrasi testinden geçti. Şükür ki Türkiye, büyük bir virajı devrilmeden aldı.

Aslında acıların taze olduğu bu süreçte konuşmama/yazmama kararı almıştım,  ama ortalıktaki dezenformasyon ve özellikle ‘Micky Mouse’ güvenlik uzmanlarının yaşananları hamasete ve magazine aşırı dereceye vurması nedeniyle bu teknik, soğukkanlı ve apolitik analizi yazmam şart oldu. Ki bu analiz en azından bu darbe girişiminin otopsisini çekme ve bir daha yaşanmaması için ders çıkarma konusunda bize rehber olur. Bu analizi yazmak için de darbe girişiminde şehit olan kahraman vatan evlatlarının, özellikle Özel Kuvvetler’de gözünü kırpmadan askerlik yeminine sadık kalarak darbecilere karşı koymak isterken şehit olan can kardeşim Ömer Halisdemir’in ruhu şad olsun diyorum. Ömer’i hep o gülümseyen yüzü ve arazide ‘Komutanım hadi menemen yiyoruz’ sesiyle hatırlayacağım....

Önce somut gerçek: Demokratik olmayan yollarla iş başına gelen en iyi askeri yönetim bile seçilmişlerin en kötü yönetiminden daha kötüdür. 15 Temmuz gecesi darbeci cuntanın ‘evlerinize dönün. Sokağa çıkma yasağı başladı’ mesajlarına rağmen bu gerçeğin bilincinde olarak sokaklara dökülen on binlerce Türkiye vatandaşının verdiği mesaj net: Seçimle gelen seçimle gider. (‘Ya gitmek istemezlerse?’ sorusu başka bir tartışmanın konusu)


Ne oldu?




Güneydoğu’daki üst rütbeli personelin toplu gözaltıları sonrası PKK ile çatışmaların neye evrileceği de darbe girişimi sonrası önem kazanıyor

15 Temmuz akşamı tatil için bulunduğum Balıkesir’den İstanbul’a gelip Esenler Otogarı’na indiğimde ilk gariplik 22.00 sularında İstanbul’daki her iki boğaz köprüsünün askerler tarafından kapatıldığı, Türkiye hava sahasının uçuşlara kapatıldığı ve havada askeri uçak hareketliliğinin olduğu haberlerinin basına yansıması ile başladı. İlk andaki bu süreçte ben Türkiye’nin bir uçak kaçırma terör eylemi ile karşı karşıya olduğunu düşündüm.

Ancak daha sonra hem boğaz köprülerinde, hem de İstanbul ve Ankara’da kritik yerlerden gelmeye başlayan çatışma haberleri bunun bir terör saldırısından çok daha farklı bir şey olduğunu gösteriyordu. O ‘şeyin’ ne olduğunu da saat 23.00 sularında Başbakan Binali Yıldırım Türkiye’deki büyük haber kanallarına canlı yayında bağlanarak açıkladı. Yaşanan siyasi yönetime el koyma amaçlı bir darbe girişimi idi. Daha sonra da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan TV kanallarına canlı telefon bağlantıları yaparak yaşananın yaklaşık iki senedir Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) sızdığı konusunda ciddi iddialar olan Fethullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) bir darbe girişimi olduğunun altını çizerek halkı sokaklara çağırdı.
Sonrasında ise sivil halk İstanbul’da ve Ankara’da yoğunlaşan çatışma alanlarına gitmek üzere cesurca sokağa döküldü. Hollywood filmlerini aratmayacak bu kaotik gecenin sonuna doğru olayların akışı çok daha vahim hale geldi. Türkiye, tarihinde ilk kez bir darbe girişiminde Ankara’daki Meclis binasının F-16’lar tarafından bombalandığını, bir Türk Skorsky helikopterinin yine Türk F-16’ları tarafından vurulduğunu ve darbe sonrasında Yunanistan’a iltica eden subaylar gördü.

15 Temmuz akşamı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar akşam üzeri 17.00 sıralarında darbe girişiminden haberdar olmuş, ancak Genelkurmay karargâhını terk etmek istememiş. Bunun üzerine kendisi ve 2’nci Başkan Orgeneral Yaşar Güler cunta tarafından gözaltına alınmış.

Aynı şey karargâhında olan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, 15 Temmuz akşamı Eskişehir’de bir düğünde olan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostanoğlu’nun da başına geldi.

Gece saat 03.00 sularında Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi internet sitesine konulan darbe bildirisi ile devlet televizyonu TRT’den yayımlanan darbe bildirisinde askerin emir komuta zinciri içinde yönetime el koyduğu “bilgisi” kamuoyu ile paylaşılıyordu. 16 Temmuz sabah saatlerine doğru sokaktaki çatışmalar azaldı ve özellikle sokaktaki küçük askeri gruplar polis tarafından gözaltına alındı. Öğleden sonra ise hayat normale dönmeye başlamıştı.


Kim darbeyi yapmaya çalıştı?




Her ne kadar hukuki soruşturmalarla bu sorunun cevabını alacak olsak da ben bu darbe girişimini yapan cuntadaki grupları açık kaynaklara da düşen atama listesi, il il sıkıyönetim komutanları listesi ile Whatsapp içeriklerine baktığımda önemi ve önceliklerine göre şu şekilde sıralıyorum:

- FETÖ mensubu subaylar: Bu subaylar 15 Temmuz gecesi mekanizmanın beyni rolünü oynadılar. Hukuki soruşturma süreçlerinde en önemli konu bu hain girişim ile Fethullah Gülen yapılanması arasında somut hukuki illiyet bağı kurulması üzerine yapılacak tartışmalar önem kazanacak. Ama size bir test sunayım. Tuttuğunuz takımı düşünün. Örneğin Beşiktaşlısınız. Biri size ‘iş ortamında Galatasaraylı gibi görün’ dese ona ne tepki verirsiniz? Şayet Beşiktaşlılık kimliğinizin, ahlakınızın ve şahsiyetinizin bir parçası ise bu size çok soğuk gelir, başaramazsınız. Ama görebildiğimiz kadarı ile bu darbe girişimine katılan subayların büyük çoğunluğu bırakın futbol taraftarlığını yaptıkları askerlik yeminini ve milletine/toprağına olan sadakatini bile unutabilecek bir ‘Frenkeştayn kimliği’ni yıllarca içlerinde saklayabilmişler.

Düşünün burada yüzlerce parlak 15-20 yıllık askeri geçmiş ve kariyerden bahsediyoruz. Bu kişiler milletini/toprağını ve tüm sevdiklerini ‘SATMAK’ pahasına bu Frenkeştayn kimliğine 15 Temmuz akşamı bürünebildiler. Bu bence psikoloji (bireysel analiz) ve sosyal psikoloji alanı (küçük grup dinamikleri ile topluluk düzeyi) bir patoloji.

Eminim ileride bu konuda ileride çok şey yazılıp çizilecektir. Ben burada iki önemli noktaya dikkat çekmek isterim. Bunlardan ilki bu kliğin yaşadığı sıkışmışlık hissi. Şayet onların bu kendi vatanları/milletleri üzerine ‘kamikaze dalışı’ olmasa idi onlar 16 Temmuz ve 17 Temmuz sabahı toplu bir gözaltı dalgası ile zaten gözaltına alınacaklardı. Millet, vatan ve demokrasi üzerine bir kumar oynadılar ve hepimizi kahreden bu kumarda şu an zaten gözaltındalar. Aslında sonuç açısından ‘çok da’ kayıpları yok.

Diğer nokta ise bu kişilerin doğrudan FETÖ’nün sivil siyasi aklı talimatı/yönlendirmesi ile mi bu kamikaze dalışına yöneldikleri, yoksa ‘insan doğası’ ile zamanla ve kendilerince bir güç yozlaşması ile mi radikalleştikleri sorusu. Bana göre Frenkeştayn kimliği ile general kimliği ve ‘benim gibi yüzlercesi var’ güveni bu klik için bir güç zehirlenmesine neden olmuş olabilir.

- FETÖ’cü olmayan aşırı laiklik hassasiyeti olan ve Hükümet karşıtı subaylar: Gözaltına alınan isimlerden ve sıkıyönetim listelerine baktığımda bu listelerde ‘Sert laik’ ve ‘Sıkı Atatürkçü’ subayların da olduğunu görüyorum.

- Kişisel çıkar ve şahsi askeri kariyer için cuntaya katılanlar: Açık kaynaklara yansıyan haberlerde dikkat çeken şey; bu cuntanın başta bankalar, bol akçeli kamu kurumları ve hatta ataşelikler ile il sıkıyönetim komutanlıklarına kadar kişileri isim isim seçmeleri. Hayatının 30 senesini askeri kariyerine vermiş ve kariyer odaklı bir subay (özellikle generallik sırasındaki albaylar ve tüm generalliğe yükselecek tuğgeneraller) çoğu fırsat ve risklere, yaptıkları işin doğası gereği ‘pragmatist’ bakar. Aslında orta-üst düzey karar alıcılıktan üst düzey karar alıcılığa (askerlikte tümgenerallik ve üstü, özellikle orgenerallik imparatorluk olarak bilinir) geçiş her iş grubunda çok önemlidir. Bu nedenle bu ‘pragmatist tavır’ normal. Ancak askerlikte terfi eden ile emekli olan arasındaki fark cenazenizde yapılacak askeri tören, gömüldüğünüz mezar, askeri kamplarda nerede kaldığınız, oturduğunuz lojman ve kurum içindeki sizin ve ailenizin statüsü gibi önemli yaşamsal kriterleri belirliyorsa terfi konusundaki rekabet çok acımasız ve hatta ‘yıkıcı’ olabiliyor. Bu ihtiraslı ruh hali darbe gibi bir riski bir fırsat olarak görmelerine neden olabilir.
Bu arada 1-4 Ağustos Yüksek Askeri Şûrası’nda (YAŞ) 1200’e yakın albayın emekliliğe ayrılacağını, TSK’nın büyük bir küçülmeye gideceğini de not edelim. Kısaca 2016 yılında rütbe tayinleri ve terfi kriterleri açısından TSK içinde bir kaotik ortam olduğunu vurgulamak gerekiyor.

 

Üç kategori birbirine karışacak




Aslında bu darbenin ilk aşaması bizatihi TSK’nın kendisine darbe

Bu darbe girişimi hakkındaki dava süreçleri başladığında yukarıdaki her üç gruptaki subayların tamamının ‘Atatürkçü, Cumhuriyet’in temel değerlerine bağlı, laik, batı ve modernleşme yanlısı, demokratik’ bir tavır sergileyecekleri kesin. İşte bu nedenle yukarıdaki 3 farklı kategori birbirine karışacak. İşte dava süreçlerinde sayın savcı ve sayın hâkimlerin de en büyük sorunu bu darbe girişiminin temel ‘ideolojik motivasyonunu’ saptamak olacak.

Cuntanın hazırladığı ve dikkatle kaleme alındığı gözlenen ‘darbe metni’ savunmalarının temelini oluşturacak. Bu nedenle bu metni dikkatle okumanızı ve iyi bir içerik analizi yapmanızı öneririm. Ancak benim teşhisim bu darbe girişiminin tek bir ideolojik motivasyonlu silahlı bir kalkışma olması yanında, IŞİD’in intihar saldırılarına benzeri bir terör eylemi ve kaotik bir silahlı şiddet şovu (ki özellikle savaş uçakları ile taarruz helikopterlerinin kritik yerlerdeki uçuşları, başta Meclis, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve diğer sembolik önemi olan yerleri bombalamarı açısından) özellikleri de taşıyor.



Darbe mekaniği nasıl çalışacaktı?




Ben cuntacıların üç aşamalı bir darbe mekanizması planladıklarını düşünüyorum. İlk aşamada önce Ankara, sonra İstanbul’daki kritik askeri karargâhlar ve birlikler içinde ‘cuntanın askeri hakimiyeti’ sağlanacak, sonra bu hakimiyet diğer illere sıkıyönetim komutanlıklarının inisiyatif alması ile yayılacak, en son aşamada ise il sıkıyönetim komutanlıkları o illerdeki ve ilçelerindeki sivil kamu kurumları ile sivil topluma cunta hakimiyetini silah zoru ile dayatacak ve ‘meşruiyet’ sağlayacaktı.

Aslında bu darbenin ilk aşaması bizatihi TSK’nın kendisine darbe. Yani cuntanın ilk amacı TSK’nın tam olarak (bana göre özellikle bu girişimin en eksik ayağı Kara Kuvvetleri Komutanlığı oldu) hakimiyetini sağlamaktı. Darbe bence bu ilk aşamada kırıldı.



Darbe girişiminin
kuvvet komutanlıkları dağılımı




Darbeci klik içinde TSK’nın yüzde 8’ni oluşturan havacılar ve yüzde 15’ni oluşturan jandarma ön plana çıkıyor. Sonrasında ise TSK’nın yüzde 12’sini oluşturan denizciler öne çıkıyor. Aslında darbecilerin TSK’nın yüzde 65’ini oluşturan Kara Kuvvetleri’nden yeterince destek olmaması büyük bir eksiklik olarak göze çarpıyor. Bu konuya, başarısızlık nedenlerinde döneceğim.


Darbe girişiminin rütbece dağılımı




Başta Orgeneral Hulusi Akar ve Kara, Deniz, Hava kuvvetleri komutanlarının destek vermediği darbe girişimi sonrası gözaltına alınan en yüksek rütbeli generaller geçen yıla kadar Hava Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Akın Öztürk ve Kara Kuvvetleri’nden aslında terörle mücadeleden de sorumlu olan 2’nci Ordu Komutanı Adem Huduti. İstanbul’daki 3’ncü Kolordu Komutanı Korgeneral Erdal Öztürk de gözaltına alınanlar arasında.

Yine yaklaşık TSK’daki 220’ye yakın tuğgeneral/tuğamiralin yaklaşık üçte birinin, 70’e yakın tümgeneral/tümamiral’den de yaklaşık 10’unun gözaltına alındığının altını çizmek gerekiyor.
Bu rakamlar, darbe girişiminin Orgeneral Hulusi Akar ve komuta kademesi tarafından desteklenmese de, özellikle tuğgeneral-albay düzeyinde epey destekçisi olduğunu gösteriyor. Binbaşı-yarbay düzeyindeki gözaltıların çokluğunu da not etmek gerekiyor. Ancak yaklaşık 6 bine yaklaşan asker gözaltıları arasında en çoğunu hiçbir şeyden haberi olmayan olan zorunlu askerler (Mehmetçik) oluşturuyor. Burada her biri birer ‘kınalı kuzu’ olan ve kendi özgür iradeleri komutanlarına İPOTEKLİ olan bu Mehmedlerle, onları sokağa salan ve sevk/idare eden kurtların farklı hukuki statüleri olması gerektiğine dikkat çekmek isterim. Umarım toplum vicdanını rahatsız eden bu durum dikkate alınır.

Gözaltına alınan ve cuntanın ‘hukuki beyni’ olduğu iddia edilen eski Genelkurmay Adli Müşaviri Albay Muharrem Köse’nin cebinden çıktığı iddia edilen atama listesinde 1 numarada Orgeneral Hulusi Akar’ın olduğu görülüyor. Bu ayrıntıdan biz sayın komutanın ya ikna ile ya da zor kullanarak bu kamikaze girişimin başına geçmesi ve uçağın burnunu havaya kaldırmasının amaçlandığı anlaşılıyor. Ancak sayın komutanın kahramanca direnişi bu planı bozmuş (Buna da başarısızlık nedenlerinde değineceğim).



Darbe girişiminin coğrafi dağılımı




Darbeci klik içinde TSK’nın yüzde 8’ni oluşturan havacılar ve yüzde 15’ni oluşturan jandarma ön plana çıkıyor. Sonrasında ise TSK’nın yüzde 12’sini oluşturan denizciler öne çıkıyor

Gözaltına alınan askerlerin yaklaşık yüzde 30’u Ankara’dan, yüzde 20’si ise İstanbul ve Bolu, Kocaeli gibi çevre illerden. Bu gerçeklik de darbe girişiminde Ankara ve İstanbul’un önemini ortaya çıkartıyor. Diğer illerdeki gözaltılarda ise ağırlığın genelde tuğgeneral ve albay rütbeleri, yani aslında o illerdeki kritik lider personelde olduğu gözleniyor. Bu da darbe girişiminin kademeli planlanmasının, yani ‘önce Ankara-İstanbul’da askeri hakimiyeti kur, sonra bunu diğer illere taşı’ stratejisini doğrulayan bir gerçeklik.



Darbe girişiminin zamansal analizi




15 Temmuz gecesi cunta, darbe girişiminin TSK’nın emir komuta zinciri içinde olduğunu ve ‘General Akar işin başında’ olduğu algısını yaratabilmek için çok uğraştı. Hatta 15 Temmuz gecesi 22.00-24.00 arasındaki kritik iki saatte bu algının güç kazandığını da söylemek mümkün. Çünkü doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’nın kalbi olan komuta katının ele geçirilmesi ile sonuçlanan ilk aşamada bütün ast birliklere resmi askeri kanallardan darbe mesajları çekildi, Genelkurmay’ın resmi internet sitesine darbe metni kondu.

Bu kritik iki saatte, Genelkurmay Başkanı Akar ve karargâhtaki yüksek rütbeli generallerin (2’nci başkan Orgeneral Yaşar Güler veya Gn.P.P. Başkanı Korgeneral Salih Ulusoy gibi) Genelkurmay bağlılarının (özellikle Kara Kuvvetleri’nin) ‘Bu iş emir komuta zinciri içinde oluyor’ şeklinde yanlış bir algıya kapılması söz konusu olabilirdi. Bu nedenle ben bu kritik iki saatte sayın komutanların karargâhtaki silahlı terörist yapıya olan direnişini ve psikolojik harpten zaferle çıkmalarını çok önemsiyorum.



Darbe girişimi neden başarılı olamadı?




Bu soruya yakın ve uzak nedenlerden şeklinde cevap verilebilir.

15 Temmuz gecesindeki yakın nedenler:

- Bana göre darbenin kaderini belirleyen şey, İstanbul’daki 1’nci Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın 15 Temmuz gecesi Marmaris’te tatilde olan Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı telefonla arayarak yaşananlar hakkında bilgilendirmesi ve onu Ankara’ya gitmek yerine İstanbul’a gelmeye ikna etmesi. Bu erken uyarı sayesinde Erdoğan erkenden ayrılarak Marmaris’i terk ediyor. Darbeciler de o ayrıldıktan ancak 1 saat sonra kaldığı otele baskın düzenliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elini çabuk tutarak İstanbul’a hareketi bu planın bozulmasında kritik önemde.

Yine Orgeneral Ümit Dündar’ın TV ekranlarında bir basın toplantısı ile darbe girişiminin TSK hiyerarşisi içinde olmadığını, komuta kademesinin cunta tarafından rehin tutulduğunu vurgulayarak darbe girişiminin gayri meşru olduğunu ilan etmesi önemli neden.

- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın risk alarak Marmaris’ten İstanbul’a uçakla  1 saatlik uçuşu göze alması ve kendisi açısından nispeten daha güvenli bir şehir olan İstanbul’dan krizi şahsi karizmasını da konuşturarak yönetmesi.

- Sokaktaki askerlerin büyük çoğunluğunun, ‘tatbikat veya terör eylemi var’ kandırmasıyla sokaklara gönderilmiş zorunlu askerlerden (Mehmetçik) oluşması. Özellikle zorunlu askerlerle düşük rütbeli personelin başını çektiği sokaktaki birliklerin büyük çoğunluğunun polis ve halkın direnci karşısındaki ‘şaşkın ve ne yapacağını bilemez durumu’ askerin sokaktaki hakimiyetini çabucak kırdı. Bu da darbe girişiminin Hava Kuvvetleri ve Jandarma ağırlıklı olarak ortaya çıkması ve Kara Kuvvetleri birliklerinin bölük-tabur seviyesinde konu hakkında bilgisizliği darbeyi başarısızlığa uğratan önemli bir husus oldu.

- 15 Temmuz gecesi Türkiye’de herkesin seyrettiği ana akım TV kanallarının yaptığı darbe karşıtı yayınlar. Bu yayınlar kritik 2 saatte hükümetin psikolojik üstünlüğü sağlamasında büyük katkı sağladı.

- 15 Temmuz gecesi herkesin dikkatini yönelttiği İstanbul’daki boğaz köprülerinde ve Atatürk Havalimanı ile Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı ve Kızılay meydanındaki askerlerin sokaklara çıkan sivil halk ve polisler tarafından ikna edilmesi veya zorla sokakları boşaltmalarının sağlanması. Özellikle sokakta askerlere yönelik polisin ve sivil halkın gösterdiği direnç TV kanallarında yayımlanınca hükümet zaten kazandığı psikolojik üstünlüğü daha da pekiştirdi.

- Muhalefet partilerinin darbe yanlısı bir pozisyon almaması ve demokrasi vurgusu girişimi gayri meşru zemine itti.

Uzak nedenler:

- Cuntanın bir emir-komuta zinciri içinde, koordineli hareket edememesi. Cuntanın bir harekât merkezinin olmaması. 2016 Türkiye’sinde komuta kademesinin onayının ve dahlinin olmadığı, emir-komuta zinciri içinde olmayan, sadece Ankara ve İstanbul’da olduğu görülen darbe girişiminin kritik iki saatte Türkiye’de oluşan şaşkınlığı iyi kullanamadığı görülüyor. Aslında bu girişimin başarısızlığında ‘aceleye getirilen bir kamikaze kalkışması’ olmasının önemi büyük.

- Bir başka uzak neden ise darbeci üst rütbeli personelin halkın gerçekliğinden kopukluğu. Telsiz görüşmelerine de yansıyan bu seçkinci yaklaşımda ‘Savaş uçaklarının ve taarruz helikopterlerinin İstanbul ve Ankara’da alçak uçuşları ile bu iki şehri teslim alırız. Siviller evlerinden çıkamaz’ şeklinde açıklayabileceğimiz bu seçkinci üstten bakış darbe girişiminin mevcut toplumsal dinamiklerini çok da yakından tanımadığını gösteriyor.
Yine İstanbul ve Ankara gibi illerde 2016 yılında ve yaz sıcağında sabah saat 6’dan itibaren ‘sokağa çıkma yasağı’ uygulaması toplumsal gerçekliklerden kültürel uzaklığın ve elitist bakış açısının bir sonucu.

- Bir başka uzak neden cuntanın ‘sivil siyaset’ kanadının olmaması. ‘Acaba bu girişim başarıya ulaşsa idi sivil siyasi geçiş nasıl olacaktı?’ Bu soruya henüz cevap veremiyoruz, ancak muhalefet kanadında hiçbir siyasi parti ve sivil siyasetçinin bu girişim içinde olmaması önemli bir uzak neden.

- Yine bir uzak neden olarak cunta içindeki karmaşık güç ilişkileri ve çıkar hesapları nedeniyle yaşanan iktidar mücadelelerinin de cuntanın koordineli ve eşgüdüm içinde hareket etmesini engellediği söylenebilir.



Neden şimdi?




Darbe girişiminin FETÖ bağlantısını gösteren en açık bağlantılardan biri 14 Temmuz 2016’da TSK içindeki Gülencilere karşı yayınlanan ‘İzmir askeri casusluk davası’ iddianamesi. Açık kaynaklara yansıyan bilgilere göre TSK içindeki Gülencilere yönelen soruşturmalarla ilgili olarak, şayet 15 Temmuz gecesi darbe girişimi olmasa idi, 16 Temmuz ve 17 Temmuz sabahında operasyon yapılacak ve büyük gözaltı dalgaları yaşanacaktı. Kaynaklara göre İzmir askeri casusluk davası, kumpas soruşturmasın savcısı Okan Bato’nun general terfi ve tayinlerine karar verilen kritik Yüksek Askeri Şûra’dan (YAŞ) önce operasyonların başlatılması önerisi Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylanmıştı. Bunu öğrenen cuntacılar 15 Temmuz gecesi darbeye girişti. Yani tahminen daha ileri tarih için planlanan darbe girişimi acele ile devreye sokuldu.



Darbe gerçekleşse idi ne olurdu?




Darbe gerçekleşse idi TSK içinde büyük bir bölünme yaşanırdı. 15 Temmuz gecesi meşru hükümete bağlı bir F-16’nın bir Skorsky’yi düşürmesi örneği de gösteriyor ki, TSK içindeki bu bölünmüşlük silahlı çatışmaya zemin hazırlardı. Ayrıca hükümetin çağrısı ile sokağa dökülen sivil halkı bastırabilmek için darbecilerin silahlı güç kullanma dışında bir seçeneği de yoktu. Durum böyle olunca şayet darbe başarılı olsaydı, Türkiye’de belki de iç savaşa gidebilecek kanlı bir kaos dönemine girilebileceği söylenebilir.

Ayrıca öylesine bir darbe girişiminin gerçekleşebilmiş olmasından kaynaklanan siyasi belirsizlik ve istikrarsızlığın da Türkiye’nin hem PKK, hem de IŞİD’le mücadelesi ile dış politikasında deprem yaratacağı da kesindi.



MİT ve Genelkurmay'ın
cuntadan nasıl haberi olmadı?




Aslında TSK içindeki Gülenci yapının varlığı uzunca zamandan beri biliniyor, hatta bir sürü liste Ankara’da dolaşıyordu. Kuvvetle muhtemel hükümet ve komuta kademesi zaten 1-4 Ağustos tarihindeki ‘büyük tasfiye’ ile bu işin son bulacağını düşünüp rahatlamıştı. Ankara’nın bu girişimi önleyememesinden, kimsenin cuntanın böyle bir ‘çılgınlığa’ imza atacağına inanmadığı, bu darbe girişiminin Ankara’da konuşulan ‘gerçekleşmesi en muhtemel felaket senaryolarının’ bile ötesinde olduğu görülüyor. Ankara kuvvetle muhtemel ağustos şûrasında sadece Türkiye’de birkaç yerde bireysel (belki de silahlı) direniş bekledi. Komuta kademesi böylesine bir toplu ve bir dereceye kadar koordineli kalkışmayı beklemiyordu.



Bundan sonra ne olur?




Türkiye siyasetini ilgilendiren şu sorular kritik:

- 15 Temmuz gecesi kazanan demokrasi mi, yoksa bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan mı? Aslında bu sorunun cevabını yakın zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın stratejik tercihleri ve atacağı adımlar belirleyecek.

- Özellikle Güneydoğu’daki üst rütbeli personelin toplu gözaltıları sonrası PKK ile çatışmaların neye evrileceği de darbe girişimi sonrası önem kazanıyor.



Darbe TSK’yı nasıl etkiler?




Bu soruya cevap olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın bundan sonra tercihleri (görevine devam etme veya istifa), atacağı adımlar ve nasıl bir yeniden inşa süreci dizayn edeceği, bu kararlara da sivil siyasetin ne derece saygı göstereceği önem kazanıyor. Ancak bölgesel anlamda başta Suriye ve Irak krizleri, iç güvenlik ortamında PKK ve IŞİD’le devam eden mücadele olmak üzere kritik bir dönemden geçen TSK içinde bu darbe girişimi sonrası büyük bir travma yaşandığına dikkat çekmek gerekiyor.

TSK geleneksel olarak Batıcı modernleşmeyi esas alan, yüzü batıya dönük ve sert-laik bir kurumdu. Acaba bundan sonra yaşanacaklar TSK’da bir kimlik bunalımına neden olur mu? Yani TSK’nın laik karakteri daha yumuşatılarak TSK dine saygılı bir ordudan bir ‘din ordusu’ haline gelebilir mi?
Yine bu darbe girişimi sonrasında TSK içinde yaşanacak tasfiyeler orduyu yüzü daha Avrasya’ya dönük, daha bağlantısız ve anti-batıcı bir karaktere büründürebilir mi?

TSK’nın stratejik kültürü, kurumsal kimliğini ve yapısal dönüşümünü doğrudan etkileyecek kadar kritik bu sürecin Orgeneral Hulusi Akar ve yeniden oluşturacağı karargâhı tarafından nasıl yönetileceği de önem kazanıyor. Ancak ‘Her şerde bir hayır vardır’ anlayışı ışığında umarım aslında kritik dönemde bu darbe girişiminden en fazla etkilenen kamu kurumu olan TSK’nın imajı, uluslararası ortamdaki itibarı ve caydırıcılığını yıpratmamaya özen göstermek gerekiyor. Örneğin  cuntaya yönelik haklı hınç ve öfkenin TSK’nın tamamına yönelmemesi, Twitter, Facebook vb. sosyal medya platformlarında askerle ilgili paylaşımlara dikkat etmek gerekiyor.

Son olarak bu darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin aslında yarıda kalan sivil-asker ilişkileri reformlarının daha geniş bir perspektifle ele alınarak, polisi ve istihbarat birimlerini de içine alan entegre ve bütüncül bir bakış açısı ile yeniden dizayn edilmesi şart.

Türkiye’nin güvenlik sektörünün, kendisini, ‘motor indirmesi’ gereken bu dönemde demokratik-sivil kontrol, etkinlik ve verimlilik prensipleri ışığında bilimsel ve akademik bir yöntemle, popüler/siyasal tartışmalara meze yapmadan tekrar gözden geçirmesinin vakti geldi de geçiyor bile...

6.25.2016

Pis Baymak

 Bütün ev derlenmiş toplanmış, süpürülmüş, silinmiş, yüzler gülüyorken giriştiğim salonda kaldım, Gömün beni! İnşaat tozuna bulanmış yaşıyoruz kısmen. Üstelik artık yine ve yeniden tüm ev dağınık. Eskisi gibi değil ama, halıları da kaldırmışken yıkamaya gönderdim. Ohh, evi süpürmesi acayip kolay geliyor. Gerçi benim sıpa uyanır uyanmaz, boğazımda kıl var gibi deyip kustu, öksürük de başladı. Hey Allah'ım!

 Sıra gelsin baymak'a... Diyorlar ki,  biz bunu takmak için sadece bir delik delebiliriz. Tamam. Ondan önce  çağırdık birini, her şeyi halletti. Sadece bir delik kaldı. Yıl olmuş 2016, beyefendiler saat veremiyorlar üstelik. Herhangi bir vakitte gelebilirlermiş.Akşama doğru geldiler, ve ne dediler biliyor musunuz? Burayı delemeyiz. Sebep? Zıkkım isimli alet gerekiyor. Halbuki daha basit aletle de delinebiliyor ama daha gidecek çok yerleri olduğu için sallıyorlar. Takmadan gittiler. Ev şantiyeye dönmüş, oruçluyum, deli gibi sıcak, o sırada sallamamak en iyisiydi ama gece çok sinirlendim. Şimdi biz adam çağırıp ellerinde olan aletle duvar deldireceğiz. Onlarda takmaya gelecekler. Tabi şikayetler falan filan... Valla daha taktıramadan hizmet fecaat, benden söylemesi...

 Yarın halledilirse en azından temizliğe girişebileceğim. Akşam olmadan, bitsin de, işleri yoluna koyayım diyorum ama bakalım. Geri kalanı klasik, bol uyuklamalı geçiyor...

6.21.2016

Hayat Sıradanlaşınca Mutlu Olmak


by Francesca Buchko Auf francescabuchko.com http://www.pinterest.com/johannacary15/illustrations/:

Normal hayata geri dönüşümün mutluluğu tüm benliğimi sarmış durumda. Biraz biraz uykusuzluğumu da toparlıyorum. Değmeyin keyfime. İnsan devamlı yatmaya mahkum olunca anlıyormuş, evin içinde ki işleri halletmenin bile aslında keyifli olabileceğini. Eski heyecanlarım da geri gelmeye başladı. Baktım hala paraşütle atlamak, karavanda yatıp kalkıp dünyayı gezmek gibi hayaller kurabiliyorum. Heyecanla. Bir gün yapabileceğime inanarak. Motivasyonumun birinci şartı istek duymak olsa gerek. :)

 Depoya dönüşmüş salonumu elden geçirdim. Bayağı toparladım. Süpürmesi kaldı. Balkonum hala, eşimin ağır şeyleri atmasını bekleyerek geçiyor. Gün almış, adamlar perşembe günü gelecekler. Dolayısıyla en erken çarşamba akşamı çıkaracaktır. Ondan sonra yıkayabilirim. Sonra saksıda ki toprakları yeni toprakla karıştırıp, çiçek fideleri almak lazım. Minicik çocuğum saksıları görünce çiçek ekin dedi ya. :D Orada ki dolabın da düzenlenmesi, salonda ki büyük oyuncakların o dolaba sığması gibi düşüncelerim var. Sığmazsa büyük hayal kırıklığı. O balkon bu yaz rahat rahat kitap okunabilecek  kıvama gelsin artık. Yayıla yayıla ohh.Mutfakta ki mini balkonu da kızıma tahsis etmeyi planlıyorum. Çadırını, kumunu, suyunu eksik etmeyeyim, bol bol d vitamini alsın istiyorum.

 Oturma odasında ki kitaplar raflardan indi, tozları alındı, süreli yayınların büyük kısmı atıldı. Kızımın asılarak düşürdüğü rafı geri takıp, kitapları koliden kurtarmak istiyorum. Zor bir şey değil ama o iş de eşime bakıyor. Puff, evin boyanması da lazım... İşleri sıralamaya başlayınca nasıl da çoğalıyorlar.

 Bu arada evi temizledikçe despotluk yapmaya başladım.En son holde, koridorda, mutfakta,yatak odasında oyuncak bırakmayı yasakladım.Oynayınca bırakıp gitmesine müsaade etmiyorum. Alabildiğini alıyor, kalanını ben götürüyorum. Fena değil. Ayaklarımın altı haritaya döndü. En son kürdan bulup yere atmış, ayağıma girdi. Hala acıyor deyince, eşim bakayım dedi. ''Hangisi?'' diye sordu yahu. Artık nasıl kanıksadıysam... :D Tabi olmazsa olmaz, fazlalıkları çıkartma işlemleri devam ediyor. Büyük bir yığın oldu. Arada bir oturduğumda, Handan'ın ben kırmayıp yaptığı film postundan, fragmanları izleyip film seçtim. Daha diğer postan seçeceğim filmler var. İzleme listem kabarıyor. Bu sene 50 film izleyebilecek miyim bakalım?

 Ben de durum böyle. Evin içerisinde düzen oluşturma, temizlik, yemek falan. Klasik. Ramazandan sonra  yoğun bir tempoya girme planlarım var. Yapmak isteyip yapamadıklarımın üzerine gitmem lazım. Neyi ne kadar istediğimi güçlü ve kararlıyken görmem lazım. Yarım bıraktıklarımı tamamlamam lazım.  Her şey güzel olacak!

6.16.2016

Laf-ı güzaf


 Ken Wong : Artist, Illustrator, Designer:

 Ucundan, kıyısından belki birazda ortasından normal hayata döndüm sanki. İnsanız, aciziz arkadaş. Kanımda ki şeker miktarı olması gerekenden az biraz aşağıya düşüyor diye girdiğimiz hallere bak. Halbuki, bıraksan dünyaları kurtarırız. İş kendi dertlerimize gelince çözmekten kaçarız, söyleniriz de söyleniriz. Koca evrende toz zerresi kadar var mıyız sahi? Laf-ı güzaf...

 Dört gündür ilaç kullanıyorun. Kesinlikle daha iyiyim. Ama ilaç kullanmakla bitmiyor iş. Diyete uymazsan perişan oluyorsun yine. Bugün saat üçten sonra yemek yemedim, gecenin göründe dayanamayıp löp löp pide yedim. Hani nerede diyet? İşin aslı bugün gerçekten fecaatti.  Son saatlerde düşünebilme yetimi kaybettim. Bir daha, zamanında yemeğimi yapıp yiyeceğim. Böyle gitmez!

 İşin güzel yanı üç gündü aksatmadan 45-50 dakika yürüyorum. Karnımı içime çekince yanma ve sertleşme var. Acayip şaşkınım. Ne kadar uzun süredir hareketsiz kaldığımı oradan hesap edin. Neyse önemli olan düzenli yürüyüşümü yapıyorum ve bunun karşılığında zayıflamasam bile, önemli!

 Her yaza girişte klima alalım diyen eşime, yaz bitimine alırız deyip, her defasında geçiştirmiştik. Geçen yazı çok zor geçirdim, bu sefer önce ben söyledim. Klima geldi ama takılması için adamlar gelecek. Eee bir klima takmaya, neredeyse her odaya girecekler. Ne olacak? Mecburi temizlik. Yalnız bu sebeple, depo, ütü odası vs. gibi kullandığım salonu, çöpe indirilmesini cancağızımdan rica ettiğim fakat tabiki de bekleyen dolap dolayısıyla salon balkonu temizlenecek. Kampanya bununla sınırlı kalmıyor. Bu ara kuşun tüy dökme bahanesiyle kullanım dışı olan oturma odası da toparlanacak,önlem alınacak, hem de raflarda ki kitaplardan atılacak süreli yayınlar vardı, ee tozlanmışlardır bir de onlar. Ohh mis olacak. Ha bir de çok az kullandığımız ara lavabo elden geçecek. Eğer bunları bu ara inat ve tersini yapma konusunda uzmanlık yapan kızımla başarırsam bilin ki Gilfor'cum sayesinde.

  Bugün hatırladıkça güldüğüm diyaloğu yazmadan geçmeyeyim. Sabah saatleri, hurma arası ceviz yapıp masasına koydum. Yemedi.

-Ee tamam o zaman ben yiyeyim?
- Hayıır, sen yeme babam yesin.
-Aa neden? (O sırada da anlam veremediğim bir şekilde ciddi ciddi bozuldum buna. hem güldüm, hem söylendim.)
-Olmaaz. Babam yesin.

Bir dakika sonra.

-Neden yediiin? Babam yiycekti. (Bayağı atar yapıyor.)
-Ne yiycem be. Başka birşey yiyorum ben. Masanda duruyor hurman.
-Hııı, ne yiyosun? Bana da versene?
- Niye vericek mişim? Sen bana verdin mi? Ben de vermiyorum.
-Bak sevmem ama seni. (Hoppala paşam... Duygu sömürüsü yapma diye çırpınmamın sonucunu görüyorsunuz değil mi? Sevmeyecekmiş peh pehh..)
-Oldu canım, sen bana hurmanı vermedin diye ben de seni sevmeyeyim o zaman?
Durakladı, üç saniye sonra:
-Eee şimdi napıyoruz o zaman?
-Bilmem sen çöz..
Dedim ama karşısında da çok güldüm açıkçası. Şimdi napıyoruz, nedir ya? Şebelek.


  Bu ara kuş olmaya özeniyor. Uçmak istiyor. Kafese kapatılmak istiyor.  Hee ciddi. Parktayız:

 -Burası benim kafesim olsun, ben kuşum. Bu da benim yemim olsun. (Parkın ahşap direklerinden birini kemirecekmiş.)
 -Sakın, sen şakacıktan kuş oluyorsun, öyle bir şey yapma.
-Hayır, şaka değil, ben kuşum!
-Ama senin kanatların yok ki?
-Ben hızlı hızlı koşarken kollarımı böyle böyle yaparsam uçarım belki.
-Mühendis beyinli.
-Hıı.
-Yok birşey..

 



6.12.2016

Göbek Adı

 Hey merhaba! Ölmedim ya ondan bu heyecanım.  Tahlil sonuçlarım harika çıktı.  Hem de hiç olmadığı kadar. Beslenmeme dikkat etmem, zayflamam şart! Adamcağız zayıflayayım diye bir diyetisyenden çok Daha büyük bir psikolojik destek verdi. Şimdiye kadar ilaç kullanmamıştım ama aşırı kilo alımım yüzünden (almamam gereken dönemde bile kilo almış oldğumu farkettim)  tüm şikayetlerimi dile getirmemin sonucunda ilaç kullanmaya başlıyorum.Günümün çok daha iyi geçmesini sağlayacağını düşünüp mutlu oluyorum. Eğer bir zahmet üşenmeyip yürüyüşümü de düzenli yaparsam çok güzel kilo verebilirim. Umutluyum..

 Gerçi dakikalarca konuşulan az yemek, sağlıklı beslenmek, egzersiz yapmak gibi kelimelerin üzerine iskender patlatmsaydık iyiydi. Doktorlarımdan birine yakalanacağım diye etrafı kolaçan etmek de zor.

 Gün verimli geçti. Hastane de bir kaç saatlik oş boş oturma amanım oldu. Açık havada, ağaç kokuları için de. Kitap okudum biraz. Biraz da yazı yazdım. Alerjiden mi açlıktan mı bilmem düşünme konusunda beynm sıfırlanmış, uykum gelmişti. Yazdıklarım günümü özetleyen cümlelerden oluştu.  Doğumumun çoğunluğunda yanımda olan bayanı gördüm. Çocuğunun olmasını çok istiyordu. Olmuş, hatta yürümeye başlamış. Hastaneye bir sıkıntılarından dolayı gelmişler gibi görünüyorlardı, eşi yanındaydı. Merhabalaştım sanki devamını getirirmemden çok hoşnut olmayacakmış gibi hissedip, sıkıştırmadım kadıncağızı. İşin komik yanı, tam doğumhanenin bahçe kısmında oturuyorum. Onlar da oraya geldiler. 10 dakika önce biraz tenhalaşsında, gidip öğreneyim dediğim birşey vardı. Ay çok utanıyorum...

 Ben, altı üstü bir tanecik çocuğumun göbek adını unutmuştum. Evet bildiğiniz unuttum. Tamam pek sallamadım zaten isimleri ama aklımdaydılar. Bir ara hastaneden çıkamadım,sık sık acillerdeyim falan.  Herhalde o dönemde ya da daha sonra unuttum .Ama bir gün hatırlamaya ne kadar çalışırsam çalışayım hatırlayamadım. O gün bugündür de iki isimden birini hatırlıyorum yalnızca. Ayşe! Diğeri yok. Doktorum iki ebenin adını birden koymuştu. Karşılaştığım bayan da kızımın ismini taşıdığı bayan. Neyse, onlar gittikten sonra girdim içeriye. Sordum hemşirelere. Hepsi de yeni gelmiş. İki buçuk yıllık çalışanı bulup tarifimi yaptılar da ismini bulduk sonunda. Gönül. Kızımın göbek adı Ayşe Gönül. Unutursam hatırlatın. :D

6.11.2016

Ölecek miyim Çocuğum?

 Lying under the moonlight . #yellow:
Ramazan düşe kalka devam ediyor. Doktora hemen gidemeyip telefonla anlattım durumu. Son tahlil sonuçlarım iyi çıkmıştı, (diyete bayağı uymuştum çünkü, tatilde hatta ondan öncesinde diyet miyet kalmadı)  doktorumda diyete uyarsan oruc tutabilirsin, uymazsan yaşadığın durum normal dedi. Otur bitli sıfır! Her türlü ben sorumluyum, paşa paşa uymaya çalışıp, tutuyorum. Yarın gideceğim, bakalım tahlil sonuçlarım kulağıma neler fısıldayacak. Ha bir de, günü kötü geçirmemin ikinci etken maddesi uykusuzlukmuş, çok şükür farkettim. Yemek yiyince yatıp uyuyamıyorum, bir enerji veriyor. Ee ancak o sırada halledebiliyorum ihtiyaçlarımızı da. Çamaşır asmak, mutfağı toparlamak gibi, bazen yemek hazırlamak, sahuru da unutmamak lazım... Bunun üstüne çocuk faktörü ekleniyor, uyku sürem 4,5 saat. Bu kadar hasarla altından kalktığıma şükredeyim ben, bir de uyumam lazım tabi. Aklımı biraz da kendime kullanıvereyim dimi. (Aklını önce kendine kullanmıyorsan da ahmaksındır tabi de çaktırmıyorum tatlış beynime.) Doktorum çalışmaya başlamış farkettiğiniz gibi, çok sevindim, inşallah hiç bir sıkıntısı kalmaz, ben de hastalıklaımdan kurtulup, halini hatrını sormaya gidebilirim umarım.


 Bugün eşimle yarın kaçta kalkalım, hastaneye gidelim muhabbeti yapıyoruz. Daha söylememiştim küçümene. Bir konuşmaya başladı, dudaklarını büze büze...

 - Annecim, sen doktora gitme, doktora gitmeden de iyisin. İyi olursun inşallah. Bak boynundan öptüm. Bırakma beni..

 Allah'ım ses titriyor, ağlıyor, sanki ölüme gönderiyor. Ben de girdimmi moda. Uzun süre beni doktora gitmemeye ikna etmeye çalıştı. Anneanne faktörünü öne sürdüm. Çok sevindi. Ama yine de doktora gitmemi kabul etmedi. Doktor amcalardan şeker getirme sözü verdim, ağlamalarına dayanamayıp. İçine sinmedi, pek gönülsüzdü ama uyumadan önce sözü aldık galiba. Sabah ne yapacak bakalım?  Ölecek miyim neyim? Çocuğa malum oldu herhalde. Fena girdim bu moda. Gideyim bir ağda yapayım. :D

6.07.2016

Karaladım Yine

 Merhaba millet. Napıyorsunuz? Görüşmeyeli de kubad sadece bir yazı, Handan her zaman ki gibi döktürmüş (alıştık ona zaten),  Ceren bloğunu en azından kapatmamış ama artık yok, Deniz tam gaz devam ediyormuş, iceberginanasıda döktürmüş bak, küçük joe'de yazmış... Yoklamamı aldım anlayacağınız. Aklıma gelmişken, instagram hesabınız varsa delianne ve yabanelma hesaplarına bir bakın derim. İçinizin ferahlaması, umutla dolmanızın garantisini verebilirim.

 Telefonumun şarj edilmesi lazım, çalışacak gibi ama elim değmedi. Laptop'un şarj aleti geldi ama daha ona da dokunmadım. Eşimin laptopu kısa süreli çözümüm bugünlük. Ulaşılamaz olmayı da seviyorum galiba. Ulaşamamak kötü ama.

 Bu sene tatile gidemeyecektik. Gözümü karartıp kendi başıma gitmeye karar verdim. (Gözünü karartmak; yolculuk, taşıma,hastalık kısımlarını düşünmeyip, çok güzel bir tatil geçireceğimi düşünmek demek.) Kusura bakma ama bu halinle benim içim rahat etmez ikazıyla, kardeşimle gittim. Ee gerçekten olmazmış. Diş çıkarttı, öksürdü, herhangi br efor sarfetmeden, üç dakika içinde ter su içinde kalıp bunu kısır döngeye soktu, ve illaki de ishal oldu, burnu tıkalı, öksürüyor. On günlük tatilde, daha kötü olmasın diye doğru düzgün sokağa bile çıkamadım, havuza iki kere gidebildik. Gerçi havuza toplamda 5 saat bulunduğuna göre 5 gün gitmiş kadar oldu. Hem de çok daha ucuza. :p En büyük katkısı (bana) herşeyi teyzesinin yapmasını istemesi oldu. Garibim, ev taşıma yorgunluğunun üstünde bir de çocuk baktı. Arkadaşlarımla da denk geldik. Eskiden nasıl sabahladıysak yine sabahladık falan ama nerede eski ben? Saat üçden sonrasını uyumamaya direnerek geçirdim. Benden geçmiş valla, bundan sonra tavuklar kadar erken yatacağım. Çocuk ne menem şeymiş arkadaş? Uykusuz, tempolu tatiller nerede, şimdi ki tatiller nerede? Önceden az uykuyla hayata devam etmek zorunlu olmadığından mı severdim acaba? Bu arada uykum da geldi. Her zaman ki gibi, tatilin son günü ve sabahı çok güzel geçti. Ne kadar da kısa geçti. Hiç birşey anlamadım. Mekanım değişmiş, deniz havası almış, dalgaların sesini bol bol dinlemiş oldum. Buna da şükür tabi.

 Ramazanın ilk gününü atlattık ama ben orucu tumadım da oruç beni tuttu. Son tahlillerim fena çıkmamıştı, tatilden dolayı doktora da gidemedim,tutmamayı da sindiremedim daha. Ama yatarak tutabildim. Bakalım devamı nasıl gelecek, doktorum ne diyecek? Geçen sene es vermek zorunda olsam da tutmuştum. O zaman bilmiyordum hipoglisemiyi tabi. Kendimi kontrol ede ede geçirdim günü. Senelerdir Kuranı kerim de okumadım. Bari bu ramazan kapağını açsam.

 Postun son paragrafına günahlarımla devam edecekmiş hissi vermiş olsam da, kendime gayret dileyerek konuyu kapatıyorum. Sahura kalkanlara afiyetler olsun, oruç tutanlara kolaylıklar diler, başarılarının devamını temenni ederim. Ne yiyorsunuz? :D

5.23.2016

Naber?

 Merhaba. Kaçakgillerden Bitli oldum yahu. Aslında buraya atmak için resimleri bile düzenliyorum ama iş yazmaya geldimi elim gitmiyor bir türlü. Fotoğrafsız olur belki bu yazı, belki de eklerim. Kim bilir? Bu aralar böyle, ya da hep böyleydi...

 Kendimi hiç birşeye yetişemiyor olarak gördüğüm zamanlara bakıyorum da, sonrası daha da kötü olmuş. Hatta aslında bayağı iyi durumdaymışım da ben mükemmel olsun istiyormuşum.Bunun farkına varmak için dibe iyice batmak gerekiyormuş.

 Hep diyorum ya, ay yetişemiyorum, ay evime hırsız girse benden önce biri girmiş diyerek kaçacak, vah bana vahlar bana falan. Aslında eve yetişememek değil de, çocuğumun ihtiyaçlarına yetişememek çok zor geliyor. Sokakta çok vakit geçirmesi gerekiyor, benim onunla devamlı oyun oynamam gerekiyor, sağlıklı bir bağ kurmam veya devam etmem gerekiyor, ama ben bunlara yetişemiyorum. Bunun için kendimi suçluyorum, nefret ediyorum, sonuç değişmiyor. Çünkü, hep yorgunum, bitkinim, masaj yaptırırken bile, sert dokunma diye carlıyorum, çocuğum tekme atsa (kaç kilo ki canım yansın) feci bir acı hissediyorum, ağrıdan geberiyorum, doktor doktor geziyorum, umutsuzluğumun için umut çıkarmaya çalışıyorum ama pek tabi mümkün mü? Çünkü biliyorum, bu yaşam kalitemi aşırı derecede düşürüyor, ne olduğunu tam kestirememek daha çok çıldırtıyor, belki de onarılmaz yaralar açıyor, ama genel duruma bakıyorum, benim ki ne ki? deyip susuyorum. Çaresi bulunur bir dert, ölüm değil ya.

 Sosyal medya ve gazete okumayı kesdiğim çok zaman oldu ama kayıtsız kalmak neredeyse imkansız. Yaşamıma bakıyorum, hiç tanımadığım insanların acılarına hep takılmışım. Normal ölüm olarak gördüğümüz kazalar vs. Geriye gitmeye çalışıyorum, acaba ilk nerede tökezledim? diye. Aklımdan çıkaramadığım iki sahne var. Bir, öcalanla alakalı gördüğüm kanlı bir fotoğraf. Gazetede. Bir an dank ediyor. Aman diyorum, internet sitelerine istediğiniz fotoyu koyun ama küçücük çocukların ulaşabileceği gazetelere koymayın. Hele o kadar kanlı bir sahne. İkincisi, deprem. Arkadaşımın vefat eden annesi, ilk defa eve gelişleri,cenaze namazı, beni gördüğünde annesi aklına geldiği için ağlayan kardeşi... İki sene önce sorsanız, etkilendiğim hiç birşey olmadığını söylerdim oysa. Kayıp çocuk otobüsü gibi birşey vardı hatırlıyor musunuz? Ben onda da zırıl zırıl ağlardım ama kimseye göstermezdim gözyaşlarımı. Şimdi görüyorum ki ben bunu hayatımın her alanında yapmışım. Mücadele biçimim duygusal olaylarda sağlam duruş sergilemek kimseye üzüldüğünü göstermemek, korktuğum durumlarda üstüne giderek yenmek olmuş. Gölge beni korkutuyorsa kalkıp sebebini bulup yatardım mesela. Şimdi, gerçekten güçlü durmak üzerine çok farklı yorumlar yaparken buluyorum kendimi. İçimde yaşadıklarım içimde öylece kaldığı için mi güçlü olunuyor? Halbuki çözümü olmayan duygular varmış bu hayatta. Öylece taş gibi içinizde oturan. Ne kadar yazsam da, bitmek bilmeyecek bir konu benim için.

 Hayat kısa, ömür geçici, takma kafana, gelir geçer... Hayatımızın her alanında duyduğumuz kelimeler. Çok duyduğumuz kelimelere aşinalık sağlayıp, anlamaz oluyoruz genelde. Ama bazen, sanki ilk defa duymuşuzcasına, kafamıza dank ediyor. Bilirsiniz o duyguyu... Gerçekten farkına varmak diyoruz ya hani. Yarısı belki desadece çeyreği ama farkına vardım galiba. Hayat kısa, kuşlar uçuyor, zaman geçiyor, çocuğum büyüyor, ben yaşlanıyorum... Unutmayın; hayat kısa, mutlu olmayı unutmayın. Bir de Momo'yu okuyun... Sevgi pıtırcığı olup, hepinize sarılıp öpüyorum. Ay ben pek sarılmam öyle ama sarıldımı da cılkınızı çıkartırım söyleyeyim...

 Laptopsız ve hatta telefonsuzum. Teknolojiden uzağım yine istemsiz detoks. Fotolar diğer pc'de kaldı tabi. İki tane hint bülbülüm oldu. Belki bir tane de muhabbet kuşumuz olur. Bugün ilk defa doğru düzgün kek yapabildim. Yumuşacık oldu. Tadı harika. Ben de kendimi harika hissettim. Ohh be sonunda. Bu ara yarım bıraktığım kitaplarımı bile bitiriyorum. Eve ne yaparsam yapayım b.k götürüyor yine. Olsun umutluyum, yapacağım, bu işlerin içinden de çıkacağım. Doktorlarımdan biri kanser, dua edin aklınıza gelirse olur mu? Devamlı aklımda, Allah'ım nolur atlatsın diye dua edip duruyorum. Bende ki umut bu kadar. meğer insan olmak bunu gerektiriyormuş...

4.26.2016

Sıradan Bir Gün Daha...


  Bu fotoğraf ne güzel şeyler anlatıyor bilseniz. Mesela, ooo makyaj yapmış bugün diyor. Rujum bordo halbuki. Bu renge nasıl döndüğünü ben de çok merak ettim. Vee evet bordo. Kendime geliyorum, ne var. :) Eşofmanlarımı çıkartıp, eteğimi giydim,üzerne hafif dekolteli t-shirtten hallice bluz. Makyaj yapıyorum derken rezil ettim az bir şey amaan olsun o kadar.

  Kitap okumuş demek oluyor. İki aydır yapamadığım bir eylem. Nasıl rahatlatıyor, mutlu ediyor. (D&R'ın indirimde ki kitaplarından ilk defa bu kadar çok aldık. Bir bakın derim. İdefix'de bol indirimli, Haberiniz olsun.)  Kitabı azıcık ilerleyince daha çok sevdim. 56. sayfasındayım o ayrı.

  Kek yapmışım. Yapmayalı iki seneyi geçmiştir desem. Yine sıvısı fazla geldi. Çikolata parçacıkları dibine inmiş falan ama tadı güzel. Görünmese de kurabiyem de var. Ayrıca kurabiye canavarı bir kızım var. Hayallerimden biriydi. Bayıla bayıla yiyor. Ay da bir iki kere pişiyor gerçi ama yeterli bence.

 En güzeli ne biliyor musunuz? Uzun süredir öğlen uykularını es geçen çocuğum uyudu. Geç uyudu falan ama uyudu ve ben bloğum için fotoğraf çekip, yazı yazabiliyorum. Nasıl iyi geldi anlatamam. Kitap okuyacaktım, yazmayı tercih ettim. Çok iyi yapmışım. O zaman dans! Gerçi evi bir şeyler götürüyor. Dans edecek yer yok. Ama renk bol. :D

 Siz de kek yapın, kurabiye yapın, kilo alın. Tarif mi versem? Hadi ama, koşun mutfağa, kaldırın totoları! Sıradan bir gün olsun, ama huzurlu olsun!




Mini Bir Merhaba Postu ve Dizi Tavsiyesi

 Merhaba! Artık sızlanmak istemediğimden yazamasam da, hala istediğim gibi yerleşebilmiş değilim. Sürünme durumu mevcut. Yakında to...